Kıbrıs sorunu artık Avrupa için bir “İşgal” sorunu!

Aysu Basri Akter

Soğuk bir Strasbourg haftasında bu kez Kıbrıs’ın, AB Konseyi Dönem Başkanlığı için genel kurula hitabını izlemek üzere Avrupa Parlamentosu’ndaydık.

Çok uzun zamandır Türkiye- AB ilişkilerinin de gerilemesiyle buralarda Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs sorunu, Türkiye gibi konu başlıkları dikkat çekmiyor.

Rum Lider Hristodulidis de parlamentoya yaptığı konuşmasında Kıbrıs sorununu “işgale ve bölünmüşlüğe” odaklıyor.

Avrupa’nın gözünde Kıbrıs artık bir işgal sorunu!!!

Rum Lider yaptığı konuşmada, “Grönland’ın toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını ve önemsediklerini vurguluyor. Trump’ın bütün tehditlerine karşı Danimarka ile dayanışma sergiliyor.

Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün önemine dikkat çekerek, tam destek beyan ediyor.

Venezuella’da yaşananlara tepki koyuyor.

Ve bunları söylerken, “ülkesi bölünmüşlüğü ve işgali yaşayan biri olarak toprak bütünlüğünün önemini çok iyi anlıyorum” ifadeleriyle sunuyor.

Nasıl Trump pervasızca Grönland’I hedef götsteriyor, Rusya bir gece Avrupa’nın göbeğinde savaş başlatıyorsa, Kıbrıs da bölünmüş bir AB ülkesi olarak bu yakın zaman örneklerinin yanında gösteriliyor.

AB yetkililerinin kullandığı dil de Hristodulidis’ten çok farklı değil…

Kıbrıs sorununun temel bir işgal sorunu olduğunu yineleyerek, yeni dönem başkanına tam destek beyanında bulunuyorlar. O yüzden de Avrupa Parlamentosu Başkanı Metsola’nın federal çözüme verdiği destek gerçek hayat pratiklerinin gölgesinde anlamsızlaşıyor.

Açıkcası kimse tarihle ilgilenmiyor. Gerçek, geçmişte yaşananlarda değil, bugün kanlı canlı bölünmüş Kıbrıs’ın kendinde duruyor Avrupa’ya göre.

Bunun için “zaten Rum dostu Avrupa’yı” suçlamak işin kolay kısmı.

Oysa bu algının kemikleşmesinin esas suçlularından biri biziz! Kendini anlatmaktan vazgeçen, sadece kısır iç politik pozisyon üzerinden oy devşirmeye çalışan siyasi irademiz.

Türkiye’nin bir parmak şıklatmasıyla pragmatik bütün hedeflerinden vazgeçen sivil toplum örgütlerimiz.

Hadi biraz daha açık konuşalım;

Annan referendum sürecinin en önemli ana sürükleyici güçlerinden biri Kıbrıs Türk Ticaret Odası’ydı. Yeşil Hat Tüzüğünün hayata geçişinin mimarlarından da. AB hedefiyle toplumlarası diyalogdan yana tavrıyla son derece hayati bir rol üstlenmişti.

Ta ki, Türkiye resmi politikasının bu hedeflerden uzaklaşıp muhafazakarlaşmasına kadar…

Eş zamanlı olarak Kıbrıs Türk Ticaret Odası da AB kulislerinden çekildi.

“Türkiye ne derse bizim için o” noktasına kadar gerileyen edilgen bir noktaya sürüklendi.

Yine o sürecin ana liderlerinden biri olan CTP bugün “federasyon” un kelime anlamını anlatma noktasına düştü.

Bu yazının konusu değil ama bu tablo bile adanın kuzeyinde siysetin intiharının göstergesidir.

O yüzden “Kıbrıs sorunu işgal sorunudur” diyenlere, gelip varillerin ardından Kuzey’e bakanlara kızmadan önce biraz da kendimize bakıp özeleştiri yapabilmeliyiz.

Kaldı ki bu konulara gösterdiğimiz tepki de kendi kendimize söylenmenin ötesine geçemiyor.

Rum lider Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada, özgüveni yüksek bir dilde, özerk ve dünyayla daha fazla entegre olmuş bir AB hedefi çizdi.

Bu hedeflerin içinde ne yazık ki Kıbrıslı Türkler yok.

Bu çok uzun zamandır yerel politikalarda AB hedefini bertaraf edip değerleri de yerle bir eden bir anlayışın da neticesi.

5 yıllık Tatar ve UBP hükümetleri dönemi ne yazık ki, zaten yaralanan AB ilişkilerini tamamen sahadan çekti. Lobi yapılmayan, hedef konulmayan kendini ifade etmeyen bir yapıya dönüştü.

Rum Lider Hristodulidis, belki de siyasi kariyerinin en büyük skandalının gölgesinde gitti Strasbourg’a.

Seçim sürecinde sponsorlardan usulsüz ve yasal limitlerin üzerinde para pazarlığı yaparken servis edilen video görüntüleri tam da Lefkoşa’daki görkemli açılış törenlerinin ertesi günü yayınlandı.

14 yıldır beklediği prestiji yüksek AB Dönem Başkanı ülkenin Cumhurbaşkanı olarak verdiği pozlardaki mutluluk yara aldı.

Üstelik sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olan bu görüntüler, seçimlerin dışında da birçok rüşvetin varlığının daha yüksek sesle tartışılmasına neden oldu.

Açıkcası beklentimiz, Strasbourg oturumlarında bu konuların gündeme gelmesi, Rum Lider’in bu sorgulamalara muhatap olmak zorunda kalmasıydı.

Ne var ki, öyle olmadı.

Parlamento’da yapılan konuşmaların genel bir yolsuzlukla mücadele hedefi değerlendirmeleri dışında hiçbiri konuya değinmedi, soru sormadı, tepki göstermedi.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, aksine Rum Lider’e tam destek beyanında bulundu ve resmi hesaplarından servis ettiği bütün fotoğraflarda da bu desteğin samimiyeti ve kişisel katkısına da açıklıkla yer vermeye özen gösterdi.

Rum Lider, Kıbrıs’ın geçmişten gelen tecrübeleri ışığında çatışma olan her alanda uzlaştırıcı bir rol üstlenmeye ve AB’nin gelecek sağlam hedefleri için katkı koymaya söz verdi.

Hristodulidis’i samimi ya da çözüm yanlısı bulmayanlar olabilir. Özellikle Crans Montana sürecinin çöküşünün ana mimarlarından biri olduğunu düşünenler de azınlıkta değil. Ancak bir gerçek var ki, yaptığı bütün kışkırtıcı ve milliyetçi çıkışlara rağmen, Hristodulidis henüz resmi olarak müzakere masasında denenmedi.

22 yıl önce çözüm için güçlü bir irade ortaya koyan Kıbrıslı Türkler olumlu imajlarını çoktan tüketmişler. 22 yılda bu imajın üzerine siyaseten yeterince görünür bir pozisyon ekleyemediler çünkü.

Ne var ki, çözümsüzlüğün en ağır bedelini de yine Kıbrıslı Türkler ödüyor.

Bugün ayrılık ilan edilip, kapılar kapatılsa örneğin, bunun bedeli de yine Kıbrıslı Türkler’in hanesine bir başka hapishane cezası olarak yazılır.

Yakın gelecekte bir masa kurulabileceğine dair bir işaret yok.

Dahası toplumları yakınlaştırabilecek güven artırıcı önlemler konusunda da adım atamıyor liderler.

Aralarında yapıcı bir diyalog geliştiremiyorlar.

Üstelik oldukça da yalnızlar.

Liderlerin yapamayacağını yapan, söyleyemeceğini söyleyerek yol açabilecek bir sivil alternatif irade yok iki tarafta da.

İşte o yüzden CTP başta olmak üzere bütün muhalefet partilerine ve sivil toplum örgütlerine önemli bir kritik sorumluluk düşüyor, bu dönemde.

Marifet süreçler ilerlerken gelişimin yanında durarak oy devşirmek değil, esas liderlik işler kötüye giderken çıkmaz varken bunu aşabilecek risk alabilecek liderlik siyaseti üretebilemektir.

Bu toplumun da bunu beklemeye hakkı vardır.

Bakalım Holguin ziyareti bu ağır ölü toprağını üzerimizden biraz olsun silkeleyebilecek mi?