Yıllardır aynı gerçeği haykırıyoruz: Ne adamız ne de Kıbrıs sorunu "Ortadoğululaşmamalı!" Çözümsüzlük ve istikrarsızlık bataklığına sürüklenmemeli; Kıbrıs, kendine özgü yapısı içinde vakit kaybetmeden adil bir çözüme kavuşmalıdır. Ortadoğu denklemine sıkıştırılmamızın ne denli büyük riskler barındırdığını defalarca yazdık, Meclis kürsüsünden anlatmaya çalıştık; ancak görünen o ki sesimizi yeterince duyuramadık.
Bugün, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının sistematik olarak aşındığı bir zihniyetin kuşatması altındayız. Diyaloğa dayalı sosyal kültürün yerini, insana değer vermeyen bir yapının aldığına şahitlik ediyoruz. Şunu unutmamalıyız: İnsanlığın yarattığı değerlerin hiçbiri, sürekli savunulup geliştirilmeden ve toplumsal yapıda içselleştirilmeden korunamaz. Tarih bize, kazanımların ne kadar kolay kaybedilebileceğini ve gerilemenin de mümkün olduğunu defalarca gösterdi.
Bu yüzden, bugün en temel gereksinimimiz; demokrasiyi, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü sadece söylemde bırakmamak, bunları toplumsal bir refleks haline getirmektir. Eğer bu değerler somut projelerle toplumla paylaşılmazsa, elde edilen her türlü "başarı" bir zafer değil, ancak yıkıcı bir Pirus Zaferi olabilir.
Akademisyen Evren Balta’nın 2025 yılına dair tespiti, içinde bulunduğumuz karanlığı net bir şekilde özetliyor:
“Sayılara bakınca zemin net. Dünyada otokrasiler demokrasileri sayıca geçmiş durumda. 91 otokrasiye karşı 88 demokrasi var. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 72’si otokrasilerde yaşıyor.
Bu dalganın baskın biçimi de kişiselleşmiş rejimler. Devletin kurumsal aklı geri çekiliyor. Karar alma dar bir çekirdeğe kapanıyor. Bu çekirdek lider etrafında kurulan klikler üzerinden işliyor. Klikler sadakatle bağlanıyor. Çıkarla pekişiyor. Kriz anında daha da sıkılaşıyor. Denetim zayıfladıkça keyfilik yönetme tarzına dönüşüyor.”
Demokrasi, seçmenin her birkaç yılda bir sandığa gidip tercih yaptığı basit bir temsil oyunu değildir. Hele ki gerçeklikten kopmuş bu "algı çağında", sandığa indirgenmiş bir anlayış bize insanca bir yaşam sunamaz. Aksine demokrasi; toplumsal katılıma dayalı, değişim ve dönüşümün ana mekanizması olan süreklilik arz eden bir sistemdir. Halkın, kendisi ile ilgili her konuda, görüş üretebilen, yaşam biçimini tayin eden her kararda etkili olmasıdır.
Bölgesel krizlerin çözüm dinamikleri de doğrudan demokrasiyle ilintilidir. Kıbrıs’ta veya bölgede demokratik mekanizmalar işletilmez, katılımcı bir vizyon öngörülmezse; "üstten inmeci" yaklaşımlarla kamu yararına bir sonuç elde edilemez.
Bugün geldiğimiz noktada, Kıbrıs sorununun çözüm yolu da aynı kuşatma altındadır. Ne yazık ki "Federasyon" demek, kamusal alanda neredeyse yasaklandı. Bu kavramı ağzına alanlar marjinalleştiriliyor ve hedef tahtasına oturtuluyor. Çünkü aşırı milliyetçi odakların ve otokratik rejimlerin bölge ajandası için, "herkesin kazanacağı" federal bir çözüm, tehlikeli bir "risk" olarak görülüyor.
Bu yüzden, barış ve federal çözüm yerine; "egemen eşitlik" adı altında müzakere edilmiş bir ayrılıkçı tavrı pazarlamaya devam ediyorlar. Peki, bu tabloda Kıbrıslı Türklerin demokrasisi ve "özne olma" iddiası nerede? Bu iddiayı taşıyacak siyasi araçlar neden yaratılmıyor? Unutulmasın, bugün federasyon ifadesini kullanmayan, içini boşaltan yarın demokrasiden ve demokratik değerlerden de uzaklaşır.
Şunu artık herkes anlamalı: Yanlış siyaset çözümsüzlüğü, çözümsüzlük ise krizi besler. Bu kısır döngüden çıkmak, onu kurgulamaktan çok daha zordur. Barışın, sadece masada atılacak imzayla geleceğini sanmak yanılgıdır. Dünya tarihi bize bunu gösterdi.
Ayrılık her geçen gün pekişiyor.
Yarın, hepimiz için çok geç olabilir.