Doğu Akdeniz’in tam ortasında, zamanın ve coğrafyanın bizi hapsettiği statik ezberler artık can çekişiyor. İsviçre Büyükelçiliği’nin ev sahipliğinde tartışılan vizyon, sadece kurumsal bir model önerisi değil; adamızın ve bölgemizin geleceğine dair amansız bir gerçeklik ilanıdır. Efesli Herakleitos’un “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” felsefesinden hareketle, hem nehrin hem de o nehirden geçen insanın sürekli değiştiğini idrak etmek hayati bir önem taşıyor. Miyadını doldurmuş ayrılıkçı şablonları tekrarlayarak statükoya meydan okumak mümkün mü? Önümüzdeki yakıcı hakikat nettir: Kıbrıs sorunu ya rasyonel bir ortak akıl ve ortak kazanımla çözülecektir ya da geri dönülmez biçimde tarihe gömülecek ve bu topraklar yaşanmaz bir kışlaya dönüşecektir!
Yarım asırdır etrafımıza örülen belirsizlik ve gri hukuk duvarı, sadece biz Kıbrıslı Türkleri dünyadan izole etmekle kalmadı; Kıbrıslı Rumları da kalıcı bir bölünmeye, huzursuzluk ve korkuyla beslenen bir yaşama esir etti.
"İsviçre Federal Modeli", bu kördüğümü çözme noktasında bize güçlü, yaratıcı fikirler ve sağlam bir anayasal mimari sunuyor. Bu model; Kıbrıslı Türklerin kurucu devlet yapısını ve dönüşümlü başkanlıkla taçlandırılmış siyasi eşitliğini sarsılmaz bir güvenceye bağlarken, Kıbrıslı Rumların yönetimde işlevsellik hassasiyetlerini de tatmin ediyor.
Mesele sadece içsel dengelerden ibaret değil; Doğu Akdeniz’in altındaki devasa enerji jeopolitiğidir. Bugün donanmaların karşı karşıya geldiği, askeri riskler yüzünden küresel ekonomik güçlerin uzak durduğu doğal gaz kaynakları, aslında hepimizi zenginleştirecek bir kaldıraca dönüşebilir. Doğu Akdeniz gazının küresel pazarlara ulaşması için en kısa, en ucuz ve en rasyonel rota Kıbrıs ve Türkiye üzerinden geçmektedir. Çözüm gerçekleştiği an Türkiye, enerji denkleminde dışlanmak yerine bölgesel bir merkez üs haline gelecek; Yunanistan ise devasa savunma bütçelerinin yükünden kurtulacaktır.
Üstelik bu federal yapı, arkasına AB hukukunun sarsılmaz güvencelerini ve kuzeyin ekonomisini ayağa kaldıracak Yapısal Uyum Fonlarını alacaktır. Dolayısıyla bu çözüm, toplumlara yük bindiren bir pranga değil; aksine küresel ölçekte finanse edilen dev bir kalkınma projesidir.Ancak zamanımız tükeniyor. Bugün hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar net bir felaket senaryosuyla karşı karşıyadır: Topraklarımız yaşanabilir olmaktan çıkmak üzere. Adamız, küresel güçlerin ve bölgesel emperyal unsurların kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı devasa bir askeri kışlaya, bir gerilim üssüne dönüştürüldü. Bu tehlikeli gidişata son vermek, bu topraklara ait olan bizlerin tarihsel sorumluluğudur. Başkalarının savaş senaryolarında birer piyon olmamak için, iki toplum olarak hemen şimdi, güçlü bir şekilde ortak barışın sesini yükseltmek zorundayız.
Çünkü bugün köprüden önceki son çıkış noktasındayız; Kıbrıs sorunu ya çözülecek ya da bu çözümsüzlüğün normalleştiği kör ortamda ömürler anlamsızca tükenecektir.