“Kıbrıs bir Galatasaraylısı’na ağlarken ve  Sabri Umay’dan Kıbrıs’ta barışa katkı…”

Sevgül Uludağ

Ulus IRKAD

(Araştırmacı-yazar Ulus Irkad, “Kıbrıs bir Galatasaraylısı’na ağlarken ve Sabri Umay’dan Kıbrıs’ta barışa katkı” başlıklı yazısında, Umay’la ilgili hatıralarını aktarıyor… Bu değerli yazıyı, teşekkürlerimizle iktibas ediyoruz. S.U.)

Sabri Umay’dan önce rehberlik günlerimde 1977 yılında kardeşi Mustafa Bey’i tanımıştım. Onu da Sabri Umay gibi çok Beyefendi ve ağır başlı bir insan olarak tanıdım. Salamis Bay Otel’de turizm eşyaları satar Kıbrıs insanının misafirperverliğini turistlere anlatır ve misafirperverliğimizi temsil ederdi.

SABRİ UMAY’I NASIL TANIDIM…

Rahmetlik Sabri Umay’ı önce Mağusalı, sonra da Larnakalı olarak tanıdım.

Rahmetli Sabri Umay’ı Mağusa’da 1975 yılından sonra tanıdım. Doğrusunu söyleyeyim onu bir Mağusalı olarak biliyordum ki daha sonraları Larnaka’nın Tuzla Bölgesi’nden Mağusa’ya göçmen geldiğini öğrendim. 1975 yılından sonra zaman zaman alışveriş yaptığım bir esnaftı ama görüşmelerimiz hep o müşteri-esnaf seviyesinde kalıyordu. Yalnız dikkatimi çeken bir olay; koyu bir Galatasaraycı olduğuydu ve Galatasaray maçları ertesinde dükkanının önü ya taraftarları ya da rakipleriyle tartışma ve sohbet toplantılarıyla dolardı. Ben onu “Galatasaraycı Sabri Bey” ve tabii ki uzun bir aradan sonra Tuzlalı oluşuyla tanıdım ve öyle bildim. Mağusa’nın İstiklal Caddesi yani alışveriş caddesinin en tanınmış kişisi ve esnafıydı. Galatasaraycı olması ise dükkanının önündeki Galatasaray bayrakları ile dolu olmasından ve sohbetlerinin de o yönde olmasıyla belirgindi.

GENÇ VE DİNAMİK BİR ESNAF…

Sabri Umay, genç ve dinamik bir esnaf olarak Mağusa’ya gelmişti.

Onu 1975 yılından sonra genç, uzun saçlı yakışıklı bir genç olarak tanıdım ve o zamanlarda dediğim gibi Mağusalı olarak biliyordum.

Sabri Umay Bey’le daha fazla haşır neşir olmamız 2003 yılında oldu. Annan Planı görüşmeleri  ve barikatların açılması öncesi iki toplumlu toplantılar oluyordu. Siyasal ortam da Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar’ın diyalog yapmasını talep ediliyordu. Diyalogla, ayrı görüşlerde olsalar bile insanların barışa daha fazla yaklaşacakları düşünülüyordu. Bu görüş bana göre en pozitif görüşlerden biriydi. O dönemlerde Larnaka-Tuzlalı insanların Pile’de toplanıp görüşmeleri istenmekteydi. Larnaka Belediye Başkanı, çeşitli mesleklerden Kıbrıslırumlar, işadamları ve aydınlar da Kıbrıslıtürkler’le görüşüp tartışmaya hazırdılar. Bizim taraftan da Larnaka’nın tanınmış esnaflarından Sandalyeci Tahir diye tanınan Tahir arkadaşım arabasını ve benzinini de kendi cebinden ödeyerek bu diyalog için katkılarını esirgememişti.

PİLE’DE DOSTLUK EVİNDE TOPLANIYORUZ

Pile’de Kıbrıs’ın güneyinden, Larnaka’dan gelenlerle Dostluk Evi’nde geç saatlere kadar  karşılaşıp birkaç hafta sürecek (Veya birkaç ay da olabilir artık güç hatırlıyorum) tartışmalara başlamıştık (Yıl 2003 başları). Her iki taraftan gelenler, hem bizim taraftan, hem de Güney’den genelde sağ çevrelerden oraya geliyorlardı. Bizden Engomi’den (Tuzla), rahmetli Fethi (Öztuğ) abi, Larnaka’dan çok eğitimli ünlü başmurakkıplardan (öyle hatırlıyorum yanlışım varsa da özür dilerim, U.I.) rahmetlik Sait Yahyalar Bey, rahmetlik Sabri Umay Bey, ben ve Tahir arkadaşım vardı. Gerek Rumlar, gerekse Türkler 1974 öncesinden birbirlerini tanıyorlardı. Hatta Kıbrıslı Rum Larnaka Belediye Başkanı Sabri Bey’i çarşıdan ve sosyal hayattan da çok iyi tanıyordu. Sabri bey’in de Rumcası’nın gene de iyi olduğunu anımsamaktayım. Kıbrıslırumlar genelde onu Larnaka’nın en faal ve en yakışıklı gençlerinden biri olarak tanıyordu ve onu orada görmekle memnun olmuşlardı (1960 sonrasında belli ki genelde tüm Larnakalılar onu tanımaktaydı). Aynı şekilde rahmetli  Fethi abi ve rahmetli Sait Beyi de tanınıyorlardı. Bilhassa Sait Bey, Amerikan Akademi mezunu (1959 mezunu), çok iyi İngilizce ve Rumca bilen çok kültürlü bir insandı ve görüşmelerde Sait Bey’in olgun, saygılı ve birleştirici sohbet ve davranışları, bazı zamanlar ateşlenen tartışmalarda yatıştırıcı bir rol oynuyor, onun Larnaka’nın meşhur anı ve fıkraları araya girdi mi uzlaşma ve diyalog, hatta diplomatik barış dili faydalı oluyordu.

GÖRÜŞMELERİMİZ BİRKAÇ HAFTA VEYA BİRKAÇ AY SÜRMÜŞTÜ

Birkaç hafta (veya birkaç ay) süren görüşmelerde bazen onlar bizi Mağusa’ya götürür, bazen biz Sabri Bey’i ve Fethi abiyi Tuzla’ya bırakır sonra da Sait Bey’i Yeni İskele’ye götürürdük. Orada da daha hanımı yeni rahmetli olan Sait Bey mutlaka bizi evine davet eder ve gecenin geç saatlerinde bir kahve veya bir neskafe ile sohbetimizi noktalardık.

CİDDİ BİR TARIŞMADAN YARA ALMADAN ÇIKTIK

Bir gece Larnaka Belediye Başkanı ile Sabri Bey varolan o uyumlu diyalog içerisinde ciddi bir tarışmaya girerler. Belediye başkanı “Sabri bize taviz olarak ne vereceksiniz?” diye sorunca; Sabri Bey verilecek tavizleri çok görmüş (Taviz bizim elimizde değildi ve pek tabi ki biz ancak tartışmaktaydık) detaylarını vermeyeyim; Sabri Umay Bey Larnaka Belediye başkanına Kıbrıslırum grubunun da beklemediği bir yanıtta bulundu ve ortalıkta soğuk bir hava esti. Fakat Sait Bey hemen araya girerek olayı bir fıkra ve şakayla kapatarak, tekrar gülüşmelere sebep olarak durumu samimi bir güven havasına döndürmüştü. Birçok politikacının rahmetli Sait Yahyalar Bey’in diplomatik becerisi, uyuşmacılık ve de diplomatik bilgisine bugün bile ihtiyacı vardır diye düşünmekteyim. O, haftalarca süren görüşmeler sonrasında her iki şehrin insanlarını buluşturduk, rahmetlik Fethi abi, rahmetlik Sabri Umay ve rahmetlik Sait Yahyalar’la Tahir arkadaşımın birçok katkı ve fedakarlıkları ile sonuçta sınırlar açıldı ve bugün bir şekilde karşılıklı ziyaretler ve geçişler varsa Sabri Umay, Sait Yahyalar, Fethi Öztuğ  gibi saygıdeğer abilerimizin (Tahir arkadaşıma Allah sağlık ve mutluluk versin) hangi görüşten isterlerse olsunlar barışa katkılarını da Sabri Umay’ın Galatasaraycılığı ile birlikte anılması gerekir diye düşünmekteyim.

SABRİ UMAY, UNUTULMAMALI…

Sabri Umay’ın Galatasaraycılığı da, barışa katkısı da unutulmamalıdır. Evet, Sabri Umay su katılmamış bir Galatasaraycıydı, ama bu yazıyı da bugünkü sınırların açılmasına ve barışa katkısını da bilmeyenler için yazdım. Bu yazıda adı geçen tüm rahmetlik abilerimizin anılarına saygıyla…

Bu görüşmelerde katkıları olup şimdi hayatta olmayan tüm Larnakalı abilerimize buradan rahmet diliyorum…

   

Sabri Umay, gençlik günlerinde                Sabri Umay'ın vefatı, sevenlerini üzdü


***  SAVAŞ KARŞITI EDEBİYATTAN SEÇMELER…

“Küçük Gandhi’nin yolculuğu: Savaşlar, ölüler ve isimler…”

Nilgün KARAKAŞ/BİANET

Adlarını bilmediğim, hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, öğrensem de aklımda tutamayacağım 168 küçük kızın yasını tutuyorum günlerdir. Çocuklar ölüyor ve buna savaş diyorlar! Oysa çocuklarla savaş olur mu? Çocukların kendi aralarındaki savaşta ölenler birkaç saniye sonra dirilir; “büyüklerin” savaşında çocuklar gerçekten ölüyor.

Yan yana kazılmış onlarca küçük mezar… Epstein adasında küçük çocukların nasıl gömüldüğünü bilmiyoruz henüz ama buradaki akranlarının kaderini ekranlarımızdan izliyoruz. Kaydırmadan önce donup kalıyoruz, bir süre.

Aklıma Elias Khoury’nin “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu - The Journey of Little Gandhi” adlı romanı geliyor. İsimler, isimler, onlarca isim... Onlarca ölü. Evet Khoury, romanı boyunca yüzü aşkın karakterin adını anıyor ve sarsıcı olan şu ki; bu isimlerin tamamı ölü. Ne ilginç yıllar önce okurken, bitsin diye sayfalarını hızlıca çevirdiğim roman bir anda bugüne kadar okuduğum en güçlü savaş anlatılarından birine dönüşüyor. Khoury “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu”nda işgal altındaki Beyrut’u yazarken, aslında bütün savaşlarda olanı biteni özetliyor. Bu romanda ne kahramanlar var ne de komutanlar… Bu hikaye ölüleri anlatıyor… Khoury ölülerin hikayelerini anlatıp, romanını kutsal referansla bitirirken aslında bize bir paradoks sunuyor: İsimleri bildiğimizde, hayatın o neşeli ve düzenli hikâyesi başlıyor ama Beyrut’ta, Gazze’de, bugün İran’da ya da dünyanın başka bir yerinde isimler yok olduğunda başka bir hikaye başlıyor.

Adlarını öğrenemediğimiz o 168 küçük kız mesela… O isimsiz kızlar insanlığın ortak vicdanında kocaman bir çukur açıyor ve bize devasa bir hikaye bırakıyor.

Khoury’nin Küçük Gandhi’si gibi… Gerçek adı unutulsa bile, yok olan bir ismin bıraktığı boşluktan koca bir şehir hikâyesi doğuyor. Belki de edebiyat, tam da bu isimlerin silindiği o karanlık noktada, yeniden ad koyma çabamızdır sadece…

Khoury’nin anlatısında savaş isimleri sildiğinde, hikâyeyi anlatmaya devam etmek, o insanları “vesaire” olmaktan kurtarmanın tek yolu. Küçük Gandhi’nin hikâyesi aslında tarihin büyük anlatılarında yer bulamayan ama sokağın tozunu, tuzunu ve acısını taşıyan binlerce insanın kolektif hafızası… Aklınızı bu kadar karıştırdıktan sonra romanın konusundan söz edeyim: Pegasus Yayınları’ndan Tayfun Törüner çevirisiyle yayımlanan “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu” savaşı, askeri stratejilerin değil, silinmeye yüz tutmuş hayatların penceresinden anlatan devasa bir hafıza enkazı diyebiliriz.

Kahramanlıktan arındırılmış bir karakter: Abdülkerim

Romanın merkezinde, 1982 İsrail işgali sırasında Amerikan Üniversitesi yakınlarında boya kutusunun üzerine yığılarak ölen ayakkabı boyacısı Abdülkerim var. Mahalleli ona “Küçük Gandhi” diyor.

Ancak bu lakap, tarihsel Gandhi gibi dünyayı değiştiren bir lideri değil; köpeklerle ilgilenen, mahalle meselelerine koşan “sıradan iyiliği” temsil ediyor. İma edilen bir Hüsn’ün oğlu ve bir Hüsn’ün babası Abdülkerim’in iyi niyetli, sakin ve yardımsever kişiliği.

Khoury, Abdülkerim’i bir kahraman olarak değil, “milyonlarca insan gibi yaşayan ve ölen” biri olarak kurguluyor. Küçük Gandhi’nin ölümü başlangıç noktası ama roman bir cinayetin çözülmesi ya da tek bir hayatın anlatılması üzerine değil. Küçük Gandhi’nin ölümü, Beyrut’ta yaşayan onlarca insanın hikâyesini ortaya çıkaran bir anlatı ağının merkezi haline geliyor.

Parçalanmış anlatı ve hafızanın labirenti

Roman klasik bir olay örgüsüne sahip değil. Her bölüm Küçük Gandhi’nin ölümünü yeniden hatırlatarak başlıyor. Bu tekrarlar, travmatik hafızanın bir olayı sürekli yeniden yaşamasına benziyor.

Aynı cümlelerle başlayan, farklı bölümlerde hikaye birbirine bağlanıyor ve sürekli yeni karakterler ortaya çıkıyor. Böylece dalga dalga genişleyen bir yapı oluşuyor.

Romanda anılan yüzden fazla karakterin her biri Küçük Gandhi’nin hayatına ya doğrudan dokunmuş ya da onun hikâyesinin kenarından geçmiş. Bu yapı sayesinde roman yalnızca bir karakterin hikâyesi olmaktan çıkıyor, kolektif bir hikâye oluyor.

Karakter gibi dönüşen bir şehir

Metinde Beyrut, sadece bir dekor değil; değişen, parçalanan ve kendini yok eden canlı bir organizma. Roman ilerledikçe bunu çok net görüyoruz: Küçük Gandhi’nin hikâyesi arka planda kalıyor. Şehirde yaşayan, işçiler, öğrenciler, fahişeler, mülteciler, milisler, sıradan mahalle insanlarının hikayeleri anlatılıyor. Hikâyeler birbirine bağlanarak savaşın ortasındaki bir şehrin karmaşık ve parçalanmış hayatını ortaya çıkarıyor.

Khoury savaşın askeri yönünü değil, gündelik hayatı nasıl bozduğunu anlatıyor. İnsanların küçük hayatları savaşın ortasında kırılıyor, darmadağın oluyor…

‘Yüzü olmayan insanlar’ ve ‘Tuz yağmuru’

Romanın ruhunu özetleyen çok güçlü imgeler var. Bunlardan biri, yüzü olmayan insanlar. Alice’ın söylediği cümle çok önemli: “İnsanların yüzleri yok artık.”

Bu çok güçlü bir metafor. Öyle ya savaşta insanlar, kimliklerini kaybeder, bireyselliklerini kaybeder, sadece kalabalığın parçası olur. Roman savaşın bu psikolojik yıkımını bize; maskeler,  yüzsüz insanlar, boş sokaklar metaforları ile gösteriyor.

Romanın en etkileyici metaforlarından biri de; tuz yağmuru.  Bir sabah Beyrut sokakları beyaz tuzla kaplanıyor. Sanki gökten tuz yağmış. Ama yağmur yok. Şehir, tuzla kaplı… Beyrut sokaklarını kaplayan gizemli tuz, “yeryüzünün tuzu” olması gereken insanların değersizleşmesini, gözyaşının kurumasını ve şehrin lanetlenmiş bir harabeye dönüşmesini simgeliyor.

‘Savaş Sisi’ ve ‘büyülü gerçekçilik’ yanılgısı

Romanın anlatım biçimi “savaş sisi” denilen bir durumu yansıtıyormuş. Savaşlarda; gerçek ile söylenti birbirine karışır, olayların kesinliği kaybolur, farklı kişiler farklı versiyonlar anlatır dururmuş. Khoury’nin karmaşık anlatı yapısı da bu belirsizliği bilinçli olarak yansıtıyormuş. Bu arada roman bazen büyülü gerçekçilik gibi sınıflandırılsa da Khoury buna karşı çıkmış. Ona göre Lübnan’daki gerçeklik zaten o kadar tuhaf ve kaotikmiş ki büyülü gerçekçiliğe hiç gerek kalmamış… Bana kalırsa roman aslında tek bir büyük soru soruyor: Tarih kimin hikâyesini yazıyor?

‘Büyük’ liderlerin mi? Yoksa ‘isimsiz’ insanların mı?

Khoury’nin cevabı çok net: Asıl hikaye tarihi figürlere değil, Küçük Gandhi gibi ayakkabı boyacılarına yani ‘sıradan’ insanlara ait.

Romanı anlatmaya sonundan başlamıştım, bitirirken başına dönmek istiyorum, asıl meselemiz olan ölülere ve isimlere. Savaşın anonimleştirdiği hayatlara…

Abdülkerim, Alice, Suad, Rahip Amin, Amerikalı Davis, köpek, berber, şapkalı Spiro, Salim Ebu Ayun, Doktor Atıf, Doktor Nasib, impresaryo Ebu Cemil, Teğmen Tannus ez-Zaim, ikinci köpek, Madam Nuha Aun, Hüsn, Ralph, Ghassan, Lillian Sabbagha, Konstantin Mihbat, Ebu Said el-Munla, “Lider”, Fevziyye, Abdülkerim’in oğlu Hüsn, Hüsn’ün oğlu Abdülkerim, Asurlu Habib Malku, Aitany’nin oğlu ve el-Askeri, vesaire vesaire… ve Beyaz Rus kadın, vesaire… hepsi öldü. Hepsi o “vesaire” denilen yere gitti ve geri dönmedi.

Necat’ın ölüp ölmediğini bilmiyorum ama yaşlı fırıncı Reşid’in kesinlikle öldüğünü biliyorum. Diğerlerinin ise bilmiyorum. Hatta bütün hikâyeyi başlatan Abdülkerim’in ölümü bile kesin değil. Onun öldüğünü görmedim. Aslında öldüğünde orada bile değildim. Sonra evine gitmeye çalıştım ama hiçbir iz bulamadım. Ne onun izini, ne karısının, ne kızının, ne de berberin.

Zaten onları aramadım da.

(BİANET.ORG – Nilgün KARAKAŞ – 7.3.2026)