“Kendini Kandırma” Hastalığı ve ‘Haysiyet/Onur’

Hakkı Yücel

 

Özgürlük filozofu Sartre sıklıkla kullanır; bireyin-toplumun gerçeğe yüzünü kapatması, o gerçeklik yokmuş gibi davranarak kendi görmek istediği gibi olduğuna kendini inandırması ve bunu normal kabul etmesi hali olarak açımlar “Kendini Kandırma” hastalığını ve bunu trajik bir durum olarak değerlendirir. Trajik; çünkü birey-toplum ölçeğinde varoluş evvel emirde özgürlükle (özgürlüğün niteliğiyle) anlam kazanır ve bu da irade sahibinin kendinin kendince seçme, yapma/eyleme gücü oranında açığa çıkar. İnsan haysiyetini/onurunu da belirleyen budur; özgür olduğunuz, özgürlüğünüzü kendi iradenizle ortaya koyduğunuz oranda haysiyetli/onurlu olursunuz. Kuşkusuz burada özgürlük derken kastedilen sınır tanımayan bir başıbozukluk, bir kural tanımamazlık hali değildir. Özgürlüğün de sınırları vardır; en başta hukuk (guguk değil ama) bu sınırları belirler; ama özgürlük aynı zamanda ‘değer’ esaslı olmak zorundadır. Öyle olmak zorundadır, çünkü ‘değer’ esaslı olmayan özgürlük, kendinden çok kolay vazgeçer. Vicdan ve ahlâk olarak parçalanır, ‘eder’ esaslı olur, yani kolayca satılır; parayı bastıran özgürlüğü satın alır. Bir kere satıldı mı, o özgürlük geri alınamaz, hasiyet ve onur artık yerlerde sürünüyor demektir. Bu saatten sonra ancak “Kendini Kandırma” hastalığı ile ayakta kalmak mümkün olur; olur olmasında da bunun bir aldatmaca olduğu da aşikârdır.

Türkiye-KKTC ilişkilerinde ‘özgür iradenin tecellisi’ anlamında bir sorun olduğu, ‘Kendini Kandırma’ hastalığının kalın örtüsü üzerimize örtüne ve de ‘hamaset’ devam ede dursun, inkâr edilemez bir gerçekliktir. Şudur: Belirleyeni, siyasal/ideolojik sınırları ‘milli dava’ kutsiyetiyle çizilmiş ve kendine buradan meşruiyet kazandıran bu ilişki biçiminde Kıbrıslı Türkler rüştünü ispat edememiş, yoldan çıkmaya müsait yaramaz çocuklar muamelesine tabi tutulmaktadır. Üstüne üstlük, yine onlar (Kıbrıslı Türkler) arasında ‘milli dava’yla ters düşen, olmadık hayaller(!) peşinde koşan siyasal/toplumsal geniş bir kesim vardır. Bu yüzdendir ki her halükârda dizginlerini sağlam tutmak gerekmektedir. Hem zaten KKTC’nin sadece Türkiye tarafından tanınan de facto bir ülke olması ve dünya ile bağını da ancak oradan kurabilmesi, son kertede bu ilişkinin bir ‘bağımlılık’, bir ‘belirleyen-belirlenen’ ilişkisi olmasının koşullarını da kendiliğinden yaratmaktadır. Nitekim buna uygun ilişki biçimi, başından itibaren, nitelik olarak değil, sadece derece farkı göstererek, farklı siyasi iktidar dönemlerinde de hep devam edegelmiştir.    

Türkiye’de 2002 yılından beri iktidar olan AKP döneminde -özellikle bu iktidarın umut vaat eden yıllarından sonraki otoriter/faşizan dönemde- bu ilişki biçiminin siyasal/ekonomik/kültürel boyutlarıyla daha katı/buyurgan bir mahiyet kazandığı ise açıktır.  Bu dönemde, cumhuriyet tarihinde, ‘islâmi’ vurgusu yoğun, yeni bir parantez açma iddiası taşıyan bir misyon partisi olarak AKP’nin, aynı misyonu KKTC’ye yönelik olarak da taşıması, ilişki biçimine de doğrudan yansımaktadır. Daha net bir ifadeyle bu dönemde TC-KKTC ilişkileri AKP’nin taşıdığı misyonla örtüştüğü oranda uyum içinde seyretmekte,  bu misyonu sarsacak en ufak bir değişiklik ilişki biçimine yansımakta, bunun yeniden düzeltilmesi (yani ‘belirleyen/belirlenen ilişkisine dönüşmesi) , ancak dayatılan koşulların yerine getirilmesiyle mümkün olmaktadır. Şüphesiz burada yaşanan olumsuzluklarda KKTC’nin (siyasi iktidarların ve Kıbrıslı Türklerin) kendi paylarına düşen sorumlulukları da vardır. Ancak şu da aşikârdır ki, ilişkilerin düzeltilmesinde esas kriter, son kertede vesayeti koşulsuz kabul etmekten geçmektedir. Bu nedenle KKTC’de uyumlu bir iktidarla (burada kastedilen uyum her koşulda boyun eğmedir) çalışmak, her zaman için tercih edilmektedir. Nitekim AKP iktidarının şu andaki hükümetle (UBP-HP koalisyonu ile) bundan önceki CTP ağırlıklı koalisyon hükümeti arasındaki ilişki biçimini belirleyen de bu olmuş, UBP-HP koalisyonuna gösterilen cömertlik, şaibeli kabul edilen CTP ağırlıklı koalisyon hükümetinden esirgenmiş, bir bakıma cezalandırma yoluna gidilmiştir. Aynı sorunlu ilişki arzu edilen uyumu(!) göstermediği için şu anki Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile de yaşanmıştır.

Şu da vardır: TC-KKTC ilişkilerinde özellikle kritik aşamalarda -örneğin Kıbrıs Sorunu’nda önemli gelişmelerin yaşandığı durumlarda ya da seçim dönemlerinde- içerdeki iradeye müdahale daha da yoğunlaşmaktadır. Eskiler bir yana, bu konuda son örnek içinde bulunduğumuz, Pazar gün sandık başına gidip oyumuzu kullanacağımız, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde bir kez daha, üstelik dozunun şiddeti giderek artan bir biçimde, yaşanmaktadır. Basına yansıyan, görüntülerle saptanmış, TC elçiliği mahreçli müdahaleler yalanlana dursun, Başbakan ve de Cumhurbaşkanı adayı Ersin Tatar’ın son bir hafta içinde gerçekleştirdiği iki Ankara ziyareti, yöntemi ve sonuçları itibarıyla da, bu müdahalenin ne kadar açıkça yapıldığını, hangi boyutlarda olduğunu ve hangi amacı taşıdığını göstermiştir. 29 Eylül 2020 tarihinde seçime çeyrek kala (TV.de Tatar da dâhil, altı Cumhurbaşkanı adayının katılacağı, kararı önceden alınmış tartışma programının yapılacağı günde, adeta kaçar gibi -yoksa direktif gereği mi-) gerçekleştirilen ve Tatar hanesine yazılan 117 milyon liralık ikramiye ile nihayetlenen görüşmenin ardından; yine bu kez seçime giden son dönemeçte, 6 Ekim 2020 tarihinde, Tatar’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la birlikte arıza nedeniyle kesintiye uğrayan suyun yeniden verilmesi ve üstüne ilave 46 yıldır kapalı bulunan Maraş bölgesinde, kıyı şeridinin açılacağı müjdesinin, ekran başında âlây-ı vâlâ ilân edilmesiyle nihayetlenmesi, hangi gerekçeler öne sürülürse sürülsün, AKP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik olarak Ersin Tatar’dan yana tercih koyduğunun ve bu amaçla gereğini yapmakta olduğunun işaretleridir.

Hanidir devam edegelen, son dönemde kör gözüm parmağına misali pervasızca sürdürülen bu müdahalelerin, TC-KKTC ilişkilerini başından beri olumsuz etkilediği, Kıbrıslı Türklerin kahir ekseriyetinin bundan ziyadesiyle rahatsızlık duyduğu, artık ne ‘Kendini Kandırma’ hastalığının ne de ‘hamaset’ edebiyatının gizleyemeyeceği seviyelere vardığı aşikârdır. Böyle olduğu son gelişmelerin ardından gösterilen tepkilerden de bellidir ve ana gündem teşkil edecek kertede öne çıkan bu kırılgan fay hattının daha da zorlanması cepheleşmeyi derinleştirmekten, ilişkileri germekten öte bir işe yaramayacaktır.

İlişkilerin sağlıklı bir zemine oturması, tarafların bu gerçekliğin idrakine varmalarıyla mümkün olacaktır. AKP iktidarı bu dayatmacı tutumuyla yangına kürekle gittiğini bilmelidir; özgür iradelerine müdahaleden rahatsızlık duyan Kıbrıslı Türkler ise bunu düzeltebilmenin duygusal tepkilerle, salya sümük zırlamakla mümkün olmayacağını, özgür iradeye sahip olmanın, haysiyet ve onurlu bir kimliğin bedeli ve sorumluluğu olduğunun bilincine varmaları gerekir. Özgürlük, etrafında koparılan gürültü, siyasi-ekonomik rüşvetle değil (çünkü özgürlük-haysiyet ve onurun ‘eder’i yoktur, satılık değildir), onun için harcanan emek ve uğrunda gösterilen fedakârlıklar oranında değer ve anlam kazanır.

11 Ekim 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu yolda atılacak ilk adım olabilir. Bu nedenle seçime katılmak, küçük hesaplardan vazgeçmek, iki ülke arasındaki ilişkileri dayatmacı müdahalelerden sağlıklı ve saygın bir ilişki düzeyine getirmenin sorumluluğunu taşıyacak bir Cumhurbaşkanı için oy kullanmak büyük önem arz etmektedir.

“Kendini Kandırma” hastalığının ve hamasetin bu topraklardaki hükmü çoktan geçmiştir.