“Kedileri kıskanmak…”

Sevgül Uludağ

Sinan DİRLİK

Tarih, bir biçimde kesişmişsek zamanla silikleşerek hatırladığımız; aylar, yıllar geçtikçe hafızamızda kalanlarla bize anlatılanları harmanlayarak elimizde kalan müphem bir hikâyeden ibarettir…

Kişisel tarihimizden öncesini ise sadece bize anlatılanlar kadarıyla biliyoruz ki bu noktada artık hikâyenin kendisi değil, hikâyeyi kimin anlattığı önem taşıyor. Her anını en derin acılarıyla en görkemli duygularıyla yaşayanlar değil, kazananlar yazıyor ve anlatıyor tarihi günün sonunda.

Şu anda Gazze’de bombaların altında hayata tutunmaya, sevdiklerini korumaya çalışanlar ile o bombaları fırlatanların duyguları her ne kadar farklı olsa da, her biri yıllar sonra anlatılacak ortak bir tarihi yazıyorlar aslında:

Birileri “öldük, çok öldük” diyecek… Birileri cinayetlerine mazeretler üretecekler kuşkusuz. Ve fakat ölenler ile öldürülenler, ölme ve öldürülme gerekçelerini öldükleri ve öldürüldükleri anın o irkiltici çıplaklığına sağından solundan kenar süsleri, zafer takları ekleyecekler.

Her birinin ayrı hikâyesi olan insanlar, zaman içerisinde rakamlar içerisinde yok olacaklar… “Tarih 2014, Temmuz… İsrail’in Gazze’ye saldırısında şu kadar bin insan hayatını kaybetti…” o kadar…

Kendilerine söylenenlerle yetinmeyecek olanlar, nedenini niçinini araştıracaklar, kitaplara konu olacak bugün yaşadıklarımız. Tek tek insan hikâyeleri, toplu bir tarihsel hikâyenin içerisinde eriyip giderken belki birileri düşecek o tekil insan hikâyelerinin peşine… Yine bir avuç meraklı insan okuyacak onları da… Doğduklarında analarının kuzusu, geleceğinin umudu olacak sayısız insan, günün herhangi bir saatinde tesadüfen üzerine iniveren bir bombayla kendi hikâyesinin kahramanı bile olamadan yok olup gidecek… Savaş tarihi, küçük insanların önemsiz hikâyelerini değil, muzaffer komutanların görkemli hayatlarını anlatmayı sever çünkü…
Faşist darbenin ve ardından gelen işgalin 40. Yılında Lefkoşa sokaklarında dolaşırken, 40 yıl öncesinin insan yüzlerini görmeye, insan seslerini duymaya çalışıyorum.

Cehennem sıcağında, havada 40 yıl öncesinin baruta, tere, korkuya ve sevince bulanmış Lefkoşa’sını koklamaya çalışırken, Ledra kapısından girip yürürken ara bölgede miskince dolaşan kedilere takılıyor gözüm. Kimse hiçbir şey sormuyor kedilere. Evrak yok, kimlik yok, din, dil, milliyet endişesi yok… Kedileri kıskanmak saçma. Ama Kıbrıs’ı tam orta yerinden bölmüş ara bölgede dolaşan bir Türkiyeliyseniz… Kedileri bile kıskanırken buluyorsunuz kendinizi…

Şu yaşımda daha sınırları bile kavrayamamış, kendimi sınır fikrine ikna edememişken, avuç içi kadar bir adayı, bir kenti orta yerinden bölen sınır kapılarını kabullenmek zor. Öte yana insanoğlunun aptallığıyla dalga geçercesine özgürce geçip giden kuşları, kedileri, köpekleri izlerken ve kapıdaki görevlinin elimdeki TC kimliğine ve doldurduğum geçiş belgesini incelerken hissettiğim tedirginliği anlamak, anlatmak daha da zor…

Öte yanda hemen şimdi buluşup bir kahve içip iki satır laflamak istediğim dostlarım var benim… Kimsenin “geçemezsin” diyemeyeceği, herhangi bir evrak göstermeksizin elimi kolumu sallaya sallaya geçip gitmek, bir an önce kavuşmak istediğim dostlarım var… Miskin kedilerin dalga geçerek önümden süzülüp öte yana kaçıverdiği bir ara bölgede sıkışmak zorunda kalmadan kucaklaşmak istediğim dostlarım var… Olmuyor tabii… Kediler, kuşlar ve köpekler pervasızca geçip giderken önümüzden… Olmuyor…

“Geçmişi bugünün bakışıyla yargılamak doğru değil” diyor içimdeki sağduyu. “Doğru, bugünden bakınca bu bölünmüşlük, bu saçma kapılar ve sınırlar, bu tüyler ürpertici yalnızlıktaki ara bölge anlamsız gelebilir. Fakat 40 yıl önce, faşist bir darbenin yol açtığı terör ortamında Türkiye’nin müdahale etmesini, insanların canını kurtarmasını, tehdit altındaki bir toplumu savunma niyetini anlaman gerek” diye fısıldıyor kulağıma.
Geçmişi bir yana bırakıp bugüne dönüyorum hemen. Suriye’de bırakın “kurtarılmayı”, güvenli bir kampa sığınıp oradan Türkiye’ye kapağı atmak için çırpınan Türkmenlerin sesi yankılanıyor kulağımda. IŞİD Vandalları kuş sürüleri gibi “Şii Türkmenleri” kurşuna dizer, kafa keserken Türkiye’nin sessizce olup bitenleri izlediğini, IŞİD katillerinin elinde 1 aydan fazladır kadınlı çocuklu rehin olan 49 TC yurttaşını hatırlıyorum.
TC Hükümeti yayın yasağı koyduğundan, duyduğum öfke ve endişeyi bile yazamadığım bir süreçte aklım Lefkoşa sokaklarından Musul’a, ara bölgeden Yasemin Kumral’ın “Girne’den bir yol bağladık Anadolu’ya” şarkısını söylediği siyah beyaz ekranlara gidip geliyor:

“Irkımın Akdeniz’de bir sevinci var/ Yurdumun Mersin’den öte bir devamı var/ Girne’den yol bağladık Anadolu’ya/ Şanlı ordumun Kıbrıs’ta bir zaferi var”

Söylendiği tarihte milliyetçi iç gıcıklanmalarına yol açan şarkının daha ilk dizelerinde resmi görüşün, yurttaşlarının bilinçaltına vermek istediği ana mesajı çarpıyor kulaklarıma. “Irkım” bir sevinç duyuyor, çünkü artık “yurdumun Mersin’den öte bir devamı var..”

Geçmişi bugünden bakarak yargılamamaya çalışıyorum fakat Türkmenlerin çığlıkları Yasemin Kumral’ın şarkısına karışıyor ister istemez. Tam o anda Emin Dirvana çıkıveriyor karşıma Girne Kapısında, elinde sararmış mektubuyla… Uzatıyor… Bir solukta okuyorum mektubunu… Ortak vatanın geleceğine döşenen mayınları, Türklerle Rumları karşı karşıya getirmek üzere yürütülen kirli planı anlatıyor Dirvana.
Uzaktan İhsan Ali el ediyor. “Otur” diyor, “anlatacaklarım var sana…” Daha ilk kahvede Druşotis ile Ahmet An çıkageliyorlar. İkisinin de anlatacakları var iki tarafa dair… Tam kahveleri söylemişken Sevgül Uludağ’ın sesiyle irkiliyorum… “Daha çok insan hikâyesi var, şuraya buraya gömülmüş daha çok kayıp var tek tek bulup huzura kavuşturmamız gereken..” Kendimi bir anda Yiğitler Burcunda buluyorum. Tel örgülerin arkasından Lefkoşa’nın öbür yarısına bakıyorum. Karşıda Kavazoğlu ve Mişaulis… Otomobillerinden onlar da bana bakıyorlar, hayli mutsuzlar, fark ediyorum…

Sağduyumun sesi yavaşça uzaklaşırken, az uzaktan, İnönü meydanından yükselen sese doğru çeviriyorum yüzümü… Binlerce, on binlerce sesin yankısını getiriyor Lefkoşa’nın o harika akşam rüzgarı: Kıbrıs’ta barış engellenemez! Kıbrıs’ta barış engellenemez! Kıbrıs’ta…

Başım önüme düşüyor… Kalıcı bir işgale dönüşen “kurtarışın” 40. Yılında “hangi yarısını sevecekleri” konusunda bir karar vermeye zorlanan dostlarımın yüzüne bakamıyorum…

Bir kedi geçiyor önümden… Özgür ve vatansız… Kıskanıyorum…


(GAZEDDAKIBRIS – Sinan DİRLİK – 20.7.2014)