KEDERİN VE NEŞENİN ANATOMİSİ

Neşe Yaşın

Şiirlerimin, yazılarımın zaman zaman çok kederli olduğunu söyleyenler beni bazı düşüncelere sevk edip daha da kederlenmeme neden oluyorlar. Ben ne talihsiz biriymişim;  bu dünyadaki insanların çoğunluğu hayatın sırrını çözmüş, mutlu mesut hayatlar yaşıyorlar, benim gibi kırılgan bir kalpleri yok, dünyada olup biteni olgunluk ve tevekkülle karşılıyor, aşk gibi belalara hiç bulaşmıyorlar, şahane çocukluklar geçirip sonrasında murada ermişler, masala devam ediyorlar filan diye düşünüyorum. Keder tabii ki tercih edilesi bir durum değil ve her koşulda hayatla dalga geçmek, neşeyi öne çıkarmak önemli… Bazı zamanlar bu mümkün olmuyor ama… Aslında kederli şiirler ve yazılar tam tersi bir işlev görür kimi kez. Kederi tanımlamak, onu ele geçirip onunla uğraşmaya başlamak demektir çünkü. Bastırılmış, nedeninin ayırdına varılmamış bir keder çok daha tehlikelidir.
Bazen suçluluk duygusu da yaşamıyor değilim mutlu mesutlar karşısında… “Git kendi köşende ağla; bizim moralimizi niye bozuyorsun?” diyorlar sanki… Diğer yandan kederli yazılarla buluşan bir okur kitlesi de yok değil. “Tam da beni yazmışsın. Beni nasıl da iyi anlamışsın” kategorisi.
Bir zamanların “Batsın bu dünya” arabeskinin Türkiye’deki, köylerini bırakıp büyük şehirlerde gecekondulara yerleşen yoksul ve ezilmiş kitlelerle buluşması, bu şarkılarda anlatılanın içlerinde yanıp duran isyan ateşinin, hayatlarındaki adaletsizliğin doruğa çıkmış ifadesi olmasındandı belki de…
Aslında kederli yazılar ve şiirler karşısındaki esas eleştiri bunları yazmış olmamdan çok kırılganlığımı ele vermiş olmam. Bu maskesizlik, çıplaklık hali kabul edilemez bir durum olarak görünüyor. İnsanın içtenlikle kendine dair zaafları ele vermesi bir güçsüzlük, hiyerarşik sistem içinde en alt basamaklara taşınma durumu olarak kabul ediliyor.
Kadınların hiyerarşinin alt basamaklarında konuşlandırılmasının bir nedeni de içtenliğe, özel olanı kamusala taşımaya dair yaptıkları hamlelerdir. Sistem içinde özel alana mahkûm edilen kadınlar kamusala doğru yer alırken kabul görmüş bir dili, üzerinde uzlaşılmış yalanları da zorluyorlar.
İnsanın yaralarını göstermesi bir müstehcenlik gibi algılanıyor. Mağdurlar dünyanın en alt basamaklarındakiler çünkü... Mutluluk tabloları ile yükseliyor statü. Mutlular, başarılı, zengin, dünya hazlarından payını alanlar olarak görünüyorlar. Parayla bulunan çözümleri var çünkü mutsuzlukların.
Mutsuzluğun beceriksizlik ve akılsızlıklar bir miktar ilgisi var kuşkusuz… Ama sistem öyle çalışıyor ki başarı için zeki olduğun kadar acımasız ve adaletsiz de olman gerek.
Mesele şu ki sürekli bir mutluluk mümkün değil. Önemli olan mutsuz zamanlarla başa çıkma becerisi. Edebiyat biraz da bunun için var zaten.
Kederi yaşamayı becermeyenlerin mutluluğundan kuşku duyarım doğrusu ben… Bazı gülüşlerin kalpten gelmediği çok bellidir. Sahte çiçekler gibidirler.
Bir de böylesi bir dünyada kendi kişisel serüveni ile nasıl mutlu olabilir insan? Mutsuzluğa yenik düşmemeli, zulme karşı neşeyi öne çıkarmalı kuşkusuz ama sırasında gözyaşları da akıp gitmeli…
Mutsuzluğun itibarsızlık sayılmasının ve başarı basamaklarını tırmananlar tarafından mahkum edilmesinin başka boyutları da var kuşkusuz. Acı veren bellektir ve bazı insanların hatırlama- unutma diyalektikleri unutmadan yana ağırlık taşır. Merhametsizlik,  biraz da buradan gelir. Bellek vicdanla ilintilidir çünkü.
Neo-liberalizmin talep ettiği merhametsiz bir insan… Komplolarla, maske ve edayla başkalarının üstüne basıp yükselen bir insan… Duyguları ve zaafları ele vermek başarısızlığın yolunu açıyor.
Her gün başarı üniformalarıyla ekranlarımızda beliren seçkinlerle karşı karşıyayız. Her adımlarını dikkatle atmak, ağızlarından çıkacak olanı defalarca tartmak zorundalar çünkü tepetaklak olabilirler
Düşününce ne berbat bir dünya bu yaşadığımız. Yazıyı yazarken farkına vardım.
Kuşkusuz buna direnen alternatif yaşam alanları mevcut ama dünyanın iktidarında yapaylık ve kötülük var maalesef.
Bence içimizden gelen sevinçten de hüzünden de kaçmayalım.  Mutlu olmak için mücadele verirken mutsuzluktan da geçeceğimizi bilerek…