Kayıplar Komitesi’nin üç üyesi, Lapta ve Karava’daki kazıları inceleyip  Kazılar Koordinatörleri’nden bilgi aldı…

Sevgül Uludağ

Kayıplar Komitesi’nin üç üyesi dün, Lapta ve Karava’daki kazı yerlerinde inceleme yaptılar.

Kayıplar Komitesi’nin Kıbrıslıtürk Üyesi Hakkı Müftüzade, Kıbrıslırum Üyesi Leonidas Pandelidis ve Üçüncü Üyesi Pierre Gentile, Lapta’da Agios Mammas Kıbrıslırum Mezarlığı içerisinde Kayıplar Komitesi’nin yürüttüğü kazının yanısıra, Karava’da (Alsancak) bir kişiden geride kalanları bulunmuş olduğu kuyu kazısını da ziyaret ederek Kayıplar Komitesi Kazılar Koordinatörüleri Dr. Erge Yurtdaş ve Andreas Hristu’dan ayrıntılı bilgi aldılar.

Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk Üye Ofisi Kazılar Koordinatörü Dr. Erge Yurtdaş’tan aldığımız bilgilere göre, üç üyeye Lapta’da Agios Mammas Kıbrıslırum Mezarlığı’nda yürütülen kazılarda normal mezarlık gömüleri bulunduğu aktarıldı. Karava’daki (Alsancak) arkeologların rahat çalışması için yapılan rampa ardından kuyunun içerisinde devam etmekte olan kazılarla ilgili de Üç Üye’ye ayrıntılı bilgi verildi. Karava kuyu kazısında bir kayıptan geride kalanlara ulaşıldı ve kazı devam ediyor.

KIBRISLITÜRK KADIN ARKEOLOGLAR VE ÇALIŞANLARA İZİN…

Öte yandan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle Kayıplar Komitesi’nin Kıbrıslıtürk Üye Ofisi’ne bağlı olarak çalışmakta olan kadın arkeologlar ve diğer kadın çalışanlar, dün saat 12.00 sonrasında, diğer kamu çalışanı kadınlar gibi “izinli” sayıldı ve 12.00 sonrası çalışmadılar. Kayıplar Komitesi’nin Kıbrıslırum Ofisi’ne bağlı olarak çalışan kadın ve erkek arkeologlar ve diğer çalışanlar ile Kıbrıslırum Ofisi’ne bağlı erkek çalışanlar ise normal biçimde çalışmalarını sürdürdüler.

Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk Üyesi Hakkı Müftüzade, Karava'daki kuyu kazısında diğer üyelerle birlikte inceleme yaptı...

Kayıplar Komitesi Üçüncü Üyesi Gentile, Kıbrıslıtürk Üyesi  Müftüzade, Kazılar Koordinatörüleri Dr. Erge Yurtdaş ve Andreas Hristu ile KŞK Kıbrıslırum Üyesi Pandelidis Karava'daki kazıda.


***  BASINDAN GÜNCEL…

“Bir zamanlar, Kıbrıs sorunu…”

Yorgos KASKANİS/ALPHA NEWS LIVE

Kıbrıs sorunu eskiden insanlarla ilgiliydi. Bugün ise güçle ilgili.

Film siyah beyazdı. Göçmen kampları. Savaş esirleriyle dolu otobüsler. Otelin enkazı altında cesetler. Daha önce hiç var olmayan korkunç görüntüler, şimdi bütün bir neslin zihnine zorla girmeye çalışıyordu. O zamanlar on yaşındaydım.

Ruhlarımıza bir kaya gibi çöken o kocaman kara bulut, tek bir yolla ortadan kaldırılabilirdi. Her şey eskisi gibi olmalıydı! Yabancılar gitmeli, insanlar evlerine dönmeli ve kayıplar—bir yerlerde saklanmış olmalılar—bulunmalıydı. Bir çocuğun zihni sadece basit denklemleri çözebilir. Ve kimse bu özel denklemin asla basit olmayacağını, aslında hayal bile edemeyeceğimiz kadar karmaşık olduğunu açıklamayı düşünmediğinden, aynı çocuksu beklentiyi ergenliğe ve ötesine taşıdık.

Sonra, yavaş yavaş, film renk almaya başladı. Vatan ilk başta solgundu; daha sonra ışık, sadece yarısına düştü. Diğer yarısı karanlıkta kaldı. Mercek oraya ulaşamıyordu. Ada, bir tarafında gündüz, diğer tarafında gece olan, başka bir dünyaymış gibi geliyordu. O zaman anladık: işler eskisi gibi olmayacaktı. Fakat en azından—en azından—mümkün olduğunca çok insan evlerine dönebilecek, mümkün olduğunca çok asker gemilere binip ayrılabilecek ve mümkün olduğunca az yerleşimci, bizim yeni gerçeklik olarak adlandırdığımız şeye yerleşebilecekti.

Geçiş noktaları açıldığında, renkler bir an için canlandı. Ve insanların bu garip, dayatılmış varoluşa nihayet son vermek için duydukları özlemin yanı sıra, önemli bir şey ortaya çıktı. Adanın diğer yarısı gerçekten de karanlıkta yaşamıştı. Sanki zaman 1974 yazında durmuştu. Ve garip bir şekilde, bu durum işleri biraz kolaylaştırdı. İnsanlar geri verilecek bölgelerdeki evlerine dönebilirdi. Hatta Kıbrıs Türk yönetimi altında kalacak bölgelere dahi dönebilirdi — çünkü mülklerin büyük çoğunluğu büyük ölçüde dokunulmamış halde kalmıştı. Yerleşimciler, yeni düzenlemede küçük bir azınlık olarak içerilebilirdi. Askerler tek bir üsse toplanabilirdi.

Bazı insanlar bu canlı renkleri sevmedi. Bu yüzden üzerlerini boyadılar. Yine siyah. Bizi çocuğun denklemine, yani ‘her şey eskisi gibi olmalı’ fikrine geri çektiler, ve o an bir şekilde bunun tamamen ulaşılabilir olduğuna bize inandırmayı başardılar.

Uzun yıllar boyunca, Kıbrıs sorunu filmi—siyah-beyaz, ya da renkli—gerçek görüntüler içeriyordu. İnsanlar, duygular, sevilen yerler, anılar ve hikayeler vardı. Kampların siyah-beyaz görüntüleri, köylerimize dönerken çekilmiş renkli görüntüler haline gelebilirmiş. O esir otobüsleri, dönüşün görüntüleri haline gelebilirmiş. Fakat “gemi çoktan yol aldı”…

Şimdi, altmışlı yaşlarımda, Kıbrıs sorunu filminin artık pek önemi kalmadı. Her halükarda, kamerayı nereye çevirirseniz çevirin, yakalayacağınız görüntüler gökdelenler, genişleyen turistik tesisler ve konut projeleri ile, kendileri için kazandıkları iktidarın bir parçasını korumak için diş ve tırnaklarını kullanan şık giyimli erkekler ve kadınlar olacaktır. En son ne zaman göçmenlerden bahsedildiğini duydunuz — ve bu, sosyal yardım haklarıyla ilgili değildi? En son ne zaman mülkiyet konuları konuşuldu — ve bu, ipotek kredisi bağlamında değildi? En son ne zaman işgal altındaki köy ve kasabalardan bahsedildi — ve bu, yeni İsrailli-Rus işadamlarının turizm yatırımlarıyla ilgili değildi?

Kıbrıs sorunu eskiden insanlarla ilgiliydi. Bugün ise iktidarla ilgili.

(ALPHA NEWS LIVE’da 22.2.2026’da yayımlanan Yorgos Kaskanis’in yazısı, PENNA tarafından Türkçeleştirildi…)


***  GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEYE DAİR DÜNYADAN YAZILAR…

‘Cemiyet-i Mukaddes’ten ‘Kutsal Devlet’e…

U “…Devlet için silah çekmek’ özendirilen, teşvik edilen bir şeydir ve bu kökleri çok gerilere giden utanç duyulması gereken bir gelenektir. Bırakınız utanç duymayı ve katilleri yargılamayı bu ülkenin bir başbakanı çıkıp hepimizin gözlerinin içine bakarak “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” demedi mi? Kendilerine şeref bahşedilen katiller, uyuşturucu dahil olmak üzere her türlü pis işi yaparak ceplerine dolarları doldurup bazen parayı bölüşme işinde anlaşmazlığa düşüp birbirlerini öldürmediler mi? Bütün bunlar, bütün bu suçlar gözümüzün önünde işlendi. Hepimiz gördük, hepimiz biliyoruz. Ama önemli olan ne gördüğümüz değil bu görülenlerle ne yaptığımızdır. Sahi biz ne yaptık?”

Fethiye ÇETİN/AGOS

Bir önceki yazımı Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri ile bitirmiştim.

“Meşrutiyetten sonra polis tertipleri ile gazetecileri ve İstanbul’da bir paşayı öldürenler için Mustafa Kemal “kasab” sıfatını kullanırdı. Bunlar kendilerine hiçbir zarar gelemiyeceğini bilakis attıkları kurşunları mücevher kıratları pahasına satacaklarını bilirlerdi. Birçokları merkez-i umumiden aylıklı idiler.”

Bu sözleri ile Falih Rıfkı, İttihat ve Terakki cemiyetinin bir yönetme ve tahakküm biçimi olarak siyasi cinayetleri nasıl gerçekleştirdiğinin, muhalifleri nasıl yok ettiğinin, katilleri nasıl koruduğunun, korumakla kalmayıp ödüllendirdiğinin bir fotoğrafını sunuyor adeta. Bu fotoğraf bize cezasızlık kültürü yanında siyasi ahlaksızlık ve canavarlık yollarının adım adım nasıl döşendiğine ve normalleştirildiğine dair de çok şey söylüyor.

(Gerçi Osmanlı döneminde de çoğu kez siyasi muarızları ortadan kaldırma amacına yönelik olarak bir yönetim aracı olarak kullanılmış suikastlar, cinayetler. Ancak ilginçtir ki Abdülhamit’e keskin bir itirazla iktidara gelen ittihatçılar, özellikle iktidarı tek başına ele geçirdikten sonra aynı yöntemi, daha yaygın ve sistematik olarak kullanmışlardır.)

Hatırlayalım; burada sözü edilen yani katilleri koruyan, ödüllendiren hatta bir kısmını aylığa bağlayan merkez-i umumi, İttihat ve Terakki’nin 1908’de Rumeli’den İstanbul’a taşınan genel merkezidir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, bilindiği gibi gizli bir cemiyetti. Hatta bu Cemiyet, iktidara geldikten, hatta siyasal bir partiye dönüştükten sonra bile gizliliğini sürdürdü. Partinin meclis grubu, gizli cemiyetin amaçlarını gerçekleştirmede bir siyasal araç olarak görüldü ve bu zihniyet o günlerden bu günlere devam edegeldi.

Gizli cemiyete doğrudan bağlı ve yine gizli bir örgütlenme halinde oluşan fedailer ya da silahşorlar ya da Teşkilatı Mahsusa yine cemiyetin siyasal ve askeri amaçları doğrultusunda faaliyete geçirilmişti.

Cemiyet kendisini “cemiyet-i mukaddes”, yani “kutsal örgüt” olarak adlandırmıştı.  Dolayısıyla cemiyete ve onun politikasına karşı çıkanlar, muhalifler, eleştirenler kutsal örgüte ve onun kutsal amaçlarına karşı çıkmış sayılır, hainler olarak damgalanır ve cezalandırılmaları gerektiğine inanılırdı.

Kabul etmek gerekir ki bir yerde ‘kutsallık’ anlayışı geçerliyse orada onun adına yapılan her şey mübahtır ve onun yaptıkları her türlü sorgulamadan muaftır.

İttihat Terakki ortadan kaldırıldıktan, daha doğrusu kâğıt üzerinde ortadan kaldırıldıktan sonra dahi ittihatçı siyasal kültür yaşamaya ve hatta güçlenmeye devam etti. Muhalefete karşı sindirici ve yok edici yöntemler sürekli kullanıldı.

Cumhuriyetin ilanından önce ilk meclisin son günlerinde muhalefet liderlerinden Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi ve bu cinayette kullanılan yöntemler İttihatçı cinayetleriyle tam bir benzerlik gösteriyordu.

Bir muhalif milletvekili, üstelik muhalefetin en önde gelen kişisi Ali Şükrü Bey, meclis başkanlığı muhafız alayı komutanınca ve onun işbirlikçileri tarafından tuzak kurularak öldürülmüş, cesedi ıssız bir yere gömülmüş ve tesadüfen bulunmuştu. Ortaya çıkınca da bu kez hükümet kuvvetleri katilleri izleyerek yakalamak üzere harekete geçince muhafız alayı komutanı ve işbirlikçileriyle hükümet kuvvetleri arasında çatışma çıkmış, katiller öldürülmüştü.

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte ve çok partili döneme kadar takip eden dönemde siyasi cinayetler kesintiye uğrar gibi olmuştu ki bazı yorumculara göre zaten tek-parti devrinde kamuoyunda siyasi cinayete kurban gitmesi gereken bir muhalif kişilik de kalmamıştı.

Çok partili döneme geçildikten sonra ise ittihatçı yöntemlerin, siyasi cinayetlerin, siyasi terörün en azgın biçimiyle kullanılmaya başladığını ve giderek hız kazandığını görüyoruz.

4 Aralık 1945 Tan gazetesinin ve matbaasının basılıp yakılması; ardından bütün gün süren gösteriler süresinde pek çok muhalif kitabevinin tahrip edilmesi ve bütün bu olayların sıkıyönetim altında cereyan edebilmesi; 1949 yılında Sabahattin Ali’nin öldürülmesi ve cesedinin yine tesadüfen bulunması, katilin devletin istihbarat örgütü ile yakın ilişkisi, ittihatçı geleneğin devamlılığını gösteriyordu.

Farklı biçimlerde, farklı formlarda da olsa bir yönetme ve tahakküm biçimi olarak siyasi cinayetler geleneğini işaret ediyor ve artık kutsal olan devlettir. Devletin kutsal sayıldığı yerde bildik anlamda yurttaş da olamaz ve olamıyor da…

Zira kutsalın olduğu yerde insanın bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Hukuk ve adalet ise sadece bir görüntüden ibarettir.

Bu gelenek, devlet odaklı çeşitli örgütler eliyle günümüze kadar devam etti. Hamidiye Alaylarından Teşkilatı Mahsusaya, Seferberlik Tetkik Kurullarından Kontgerillaya, Özel Harp Dairesinden JİTEM’e, Hizbul Kontra’ya, birçok farklı isimle ama aynı örgütün tarih sahnesinde yerini aldığını görüyoruz.

Türkiye’yi yöneten zihniyet ittihatçı zihniyetidir ve bu zihniyet halkı yok sayan, ‘halk düşmanı’ bir zihniyettir. İttihatçı gelenek ‘vatan’ dediği zaman bir coğrafyayı kastetmektedir, asla o coğrafyada yaşayan halkı değil.

Devlet için silah çekmek’ özendirilen, teşvik edilen bir şeydir ve bu kökleri çok gerilere giden utanç duyulması gereken bir gelenektir. Bırakınız utanç duymayı ve katilleri yargılamayı bu ülkenin bir başbakanı çıkıp hepimizin gözlerinin içine bakarak “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” demedi mi? Kendilerine şeref bahşedilen katiller, uyuşturucu dahil olmak üzere her türlü pis işi yaparak ceplerine dolarları doldurup bazen parayı bölüşme işinde anlaşmazlığa düşüp birbirlerini öldürmediler mi?

Bütün bunlar, bütün bu suçlar gözümüzün önünde işlendi. Hepimiz gördük, hepimiz biliyoruz.

Ama önemli olan ne gördüğümüz değil bu görülenlerle ne yaptığımızdır. Sahi biz ne yaptık?

(AGOS – Fethiye ÇETİN – 4.3.2026)