KAYIP BABALAR ADASI

Neşe Yaşın

 

Kayıp babayı aramak. Bu ne kadar Kıbrıslı bir hikâye. Burnunun dibinde olan ama ulaşılmaz olan, gökyüzündeki yıldızlardan bile daha uzak görünen adanın diğer yarısında babalarının hala yaşamakta olabileceğine yıllarca inandı ya da inandırıldı bazı çocuklar.  Bunlar arasından bir tanesi baba arama hikayesi üzerine bir film de yapmıştı. Aliki Danezi Knutsen.  Bir ay önce bu aramayı kayıp komitesi ile sürdürdüğünü ve bulunan kemiklerden sonra cenazeyi babası sanki dün ölmüş gibi kaldırdığını anlatmış yakın bir arkadaşıma. Yaz Sıcağı’nın Melike’sini de Kıbrıs’a getiren bir kayıp baba hikayesi. Savaşla ilişkilenen bir kayıp baba hikayesi. Psikiyatristlere göre hayattaki en önemli ilişkimize dair bir hikâye. Şu veya bu biçimde her birimizin birer kayıp babası var aslında.

İstanbul’da, Büyükada’da büyümüş Defne Suman neden Kıbrıs’la ilgili bir roman yazar? Öncelikle 1974’te bizim için milat demek olan bir tarihte doğmuş olması buna dair önemli bir işaret diye düşünüyorum. Diğer neden ise belki Kıbrıs’ın iki dili içinde bir aşk yaşaması, bu çatışma üçgeninin iki ayağında yaşıyor birinden öbürüne seyahat ediyor oluşu. Sosyoloji eğitimi, özgürlük tutkusuyla resmi tarih anlatılarına geliştirdiği itiraz ise bunun bir diğer ayağı olmalı diye düşünüyorum.

Her okumadan insan kendi için bir şeyler devşirir. Melike’nin hikayesindeki Kıbrıs’a geliş beni kitapla buluşturan bir serüvendi. Hayatının bir döneminde adanın Kuzey yarısından Güney yarısına geçen biri olarak özellikle geçiş kapılarının kapalı olduğu zamanlarda (yani bir taraftan ötekine gitmek için üç uçak değiştirdiğim zamanlarda) benzersiz bir deneyim yaşamış biri olarak bu romandaki serüvenle bağ kurmamam olanaksızdı. Bu dışardan birilerine kolay kolay izah edilemeyecek bir imkansızlıklar yumağı demekti. Bugünkü iletişim çağında o günleri yaşamamış olanlara izah edilemeyecek durumlar mesela… Telefon edememek, karşıya bir şey ulaştırmanın zorluğu, yasak mekânın ruha verdiği ağırlık, çocukluktan beri kötülüğü temsil edici olarak sunulmuş kişilerle, düşman tınılar taşıdığı algısına varılmış bir dille ilişkilenme, batıl diye benimsetilenin içindeyken duyulan ürperti… Bir evlilik sözleşmesine ihanet duygusu biraz da… Dağların ağaçların bile seni dışlayıp ötekileştiren bir dilde konuştuğu algısı.

Kıbrıs’ta geçen bir roman için en zor okur Kıbrıslı okurdur. Kesin bazı detaylara takılacaktır. Dışardan bakan biri için bunların çok da fazla olmadığını söyleyebilirim. Benim arada takıldığım bazı noktalar oldu ama bu bir kurgu sonuçta.

Aslında “gerçeklik” konusu ya da bizim “gerçek” bildiğimiz pek çok şey bizim oluşturduğumuz birer kurgu. Her birimiz kendi içimizde birer romancı, birer senaryo yazarıyız. Farklı detayları seçsek, farklı bir bağlam kursak anlatımız da daha farklı olacaktır. Ortak yaşadığımız bir güne dair her birimiz çok farklı birer anlatı kurabiliyoruz. Hatta kendi kurduğumuz anlatıyı çok farklı versiyonlarla kurmamız da mümkün.

Bazen belki yüz kez geçtiğim bir sokağa bakarken daha önce hiç görmediğim bazı ayrıntıları fark ederim. Hatta yabancı bir ülkede olduğum duygusunu bile yaşayabilirim

Defne, romanı bitirme aşamasında Kıbrıs’a gelip beni bulmuştu ve babanın küllerinin Yeşil Hat’ta nereye dökülebileceği üzerine kafa yormuştuk. Daha sonra araba kiralayıp önceden üzerinde düşündüğü bir rota ile bazı Baf köylerine gittiğini anımsıyorum.

Pek çok romancı bu gerçeklik meselesi ile ilgili problemi uzaklardan gelen bir anlatıcı sesiyle, daha düşsel bir anlatım tekniğiyle, gerçekliğe dolaylı bir yol kuran dilsel bir atmosferle aşabiliyor. Gerçekliğe dair bir kuşkuyla, algılarımızın rölativizminden özgürleşme çabasıyla ilgili belki de biraz bu.

Defne anlatısını direkt kuran, bizi doğrudan gerçeklik iddiası içine sokan popüler bir roman yazmış. Ama iyi bir bir popüler roman bu… Duruşu sağlam, dokusu yoğun ve geri planında donanımlı bir yazar olduğu kuşku götürmeyen bir roman.

Aranızda romanı okumuş olanlar vardır mutlaka. Okumamış olanlar için öncelikle şunu söyleyebilirim: Tutkuyla, içsel çatışmalarla, coşkuyla, değişik zamanların ruhunda dolanan bir serüvenle “lezzetli bir roman” ve keyifli bir okuma bekliyor sizi.

Defne Suman’ın Kıbrıs’ı bir kayıp baba arma serüvenin, özgürleşme çabası içindeki kadınlığın mekânı yapması çok isabetli. Ben romana hep “iki”ler arası bir ilişki gibi baktım.

Öncelikle bir “ikiz” lik hikayesi var. Aslında birinin diğeri de olduğu, diğerinin benzeri de olduğu bir hikâye bu… Baba-kız, anne-kız, kadın-erkek… Bütün bunlar “iki”nin serüvenleri. Hatta kendimize dair “iki”ler, biri ve öteki hakkındaki gerilimlerimiz. Kıbrıs da “iki”lik acısı yaşayan bir hikâye. İkiye bölünmüş.  

Birinin asılında öteki de olduğu bir hikâye bu. Acılarımızın ikizliğini de anlatan, yaz sıcağıyla bunalan hayatlarımızın, yazın hiçbir zaman unutamayacağımız, yaralarını iyileştirmeyi başarmadığımız bir korkunç savaşı anımsatışının, 1974’deki güneş çarpmasının da hikayesi…