Tüketim toplumunun vitrinlere, reklamlara ve hediyelere sıkıştırmaya çalıştığı özel günlerden biri daha geldi geçti. Ama Babalar Günü, bütün bu parıltılı düzenin içinde tuhaf biçimde eksik, zorlanmış ve sahici kalmayı başaran ender günlerden biri oldu.
Geçtiğimiz pazar Babalar Günü’ydü.
Takvimlerin hatırlattığı, vitrinlerin usulca önümüze sürdüğü, reklamların ise her zamanki iştahıyla anlam yüklemeye çalıştığı o “özel” günlerden biri daha geldi ve geçti.
Ama kabul etmek gerekir ki Babalar Günü, tüketim toplumunun elinde hiçbir zaman tam olarak parlatılamadı. Anneler Günü kadar duygusal bir seferberliğe, Sevgililer Günü kadar gösterişli bir tüketim ritüeline, yılbaşı kadar büyük bir alışveriş telaşına dönüşemedi.
Hatta galiba vahşi kapitalizmin yarattığı popüler kültürün ve onun çocuğu olan tüketim toplumunun başarılı olamadığı ender alanlardan biri de tam olarak budur: Babalar Günü.
Çünkü Babalar Günü çoğu zaman son anda hatırlanır. Bazen pas geçilir. Bazen de “bir şey alalım bari” duygusuyla geçiştirilir.
Ve çoğu babanın payına o meşhur hediye düşer: Çorap.
Bir yıl çorap alınır. Ertesi yıl yine çorap. Sonra baba hafif alaycı, biraz kırgın ama çoğu zaman da gülümseyerek sorar:
“Yine mi çorap?”
Cevap hazırdır:
“Evet çorap; ama bunlar ipek!”
İşte böylesine zorlanan bir gündür Babalar Günü. Reklamların büyütmeye çalıştığı ama hayatın içinde bir türlü büyümeyen, vitrinlerin süslediği ama duygusal karşılığı çoğu zaman eksik kalan, popüler kültürün pek de tutturamadığı bir özel gün.
Fakat belki de tam burada durup düşünmek gerekir.
Aslında yaratılmış bütün özel günler için biraz böyle değil mi?
Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, doğum günleri, yıl dönümleri…
Hepsi bir yönüyle insanın en sahici duygularını takvime, hediyeye, reklama ve alışverişe sıkıştırma çabasının ürünü değil mi?
Oysa sevdiklerimizin kıymeti bir güne sığar mı?
Bir babanın emeği, bir annenin fedakarlığı, bir dostun varlığı, bir evladın sesi, bir kardeşin omzu, bir insanın hayatımızdaki izi takvim yaprağına indirgenebilir mi?
Yaşam o kadar kısa, o kadar kırılgan, o kadar değerli ki bunu bilmek için özel günlere mi ihtiyacımız var gerçekten?
Bir insanı sevmek için hatırlatma bildirimi mi beklemeliyiz? Bir babaya sarılmak için haziran ayının üçüncü pazarını mı kollamalıyız? Bir annenin elini tutmak için mayıs ayındaki o günü mü beklemeliyiz? Bir dostumuza “iyi ki varsın” demek için doğum gününü mü beklemeliyiz?
Modern hayat bize çok şey öğretti. Daha hızlı yaşamayı, daha çok tüketmeyi, daha çok istemeyi, daha kolay unutmayı öğretti. Ama bütün bu hızın içinde insanın insana olan gerçek ihtiyacını da görünmez kıldı.
Bugün telefonlarımız akıllı, saatlerimiz akıllı, evlerimiz akıllı, arabalarımız akıllı. Ama ilişkilerimiz çoğu zaman yorgun. Sevgilerimiz ertelenmiş, aramalarımız gecikmiş, teşekkürlerimiz içimizde kalmış, özürlerimiz beklemiş, sarılmalarımız “sonra”ya bırakılmış.
Sonra takvim bir gün karşımıza çıkıyor ve bize hatırlatıyor:
Bugün Babalar Günü.
Biz de çoğu zaman bir mesajla, bir hediyeyle, bir fotoğrafla ya da bir sosyal medya paylaşımıyla vicdanımızı biraz rahatlatıyoruz. Ardından hayat yine eski hızına dönüyor.
Oysa mesele hediye değil. Çorap hiç değil. İpek çorap ise sadece bu hikayenin ironisi.
Asıl mesele hatırlamak.
Ama öylesine değil; gerçekten hatırlamak.
Bir insanın hayatımızdaki yerini, emeğini, suskunluğunu, yorgunluğunu, sevgisini, bazen beceriksizce gösterdiği şefkatini, bazen de hiç gösteremediği duygularını düşünmek.
Çünkü babalık çoğu zaman biraz böyledir. Her baba sevgisini aynı şekilde göstermez. Kimi konuşarak sever, kimi susarak. Kimi sarılarak gösterir, kimi çalışarak. Kimi sofraya ekmek koymayı sevgi sayar, kimi çocuğunun derdini dinlemeyi. Kimi duygusunu kolay söyler, kimi bir ömür içinde taşır ama dile getiremez.
Elbette herkesin baba hikayesi aynı değildir.
Kimileri için baba güven demektir. Kimileri için eksiklik. Kimileri için sığınak. Kimileri için mesafe. Kimileri için omuz. Kimileri için yara.
Bu yüzden Babalar Günü herkeste aynı duyguyu uyandırmaz. Kimi için sıcak bir hatıradır, kimi için zor bir yüzleşme. Kimi için bir telefon sebebidir, kimi için sessizce geçmesini beklediği bir gündür.
Ama yine de hayatın bize öğrettiği yalın bir hakikat var:
Sevdiklerimizin her anı kıymetli.
Yanımızda olanların, bize emek verenlerin, hayatımızdan sessizce geçenlerin, bizi biz yapanların değerini bilmek için takvime bakmaya gerek yok.
Belki de Babalar Günü’nün en doğru anlamı, babaya hediye almak değil; hayatın içindeki sevgiyi, emeği, eksikliği, kırgınlığı ve vefayı yeniden düşünmektir.
Çünkü insanın kalbine dokunan şey çoğu zaman alınan hediye değil, hatırlanmış olmaktır.
Çorap alınır, alınmaz.
İpek olur, pamuk olur.
Hiç fark etmez.
Asıl mesele, bir insanın hayattayken kıymetini bilmektir.
Çünkü hayat, “sonra” diye ertelediklerimizi her zaman beklemeyebilir.
Cebindeki üç kuruşu benimle hep paylaşan canım babam Hasan Caner’i; şahane insan, Seo’nun babası ve kayınpederim Necip Alpay’ı... İki güzel babayı, iki güzel insanı anılarımızda özlemle, sevgiyle ve minnetle anıyoruz.