KALBİN UZUN GECESİ

Neşe Yaşın

Hayatın kendini onaran bir gücü var. Yaraları iyileştiriyor. Doğa her an yeniliyor kendini. Toplum da öyle. En karanlık zamanlarda bile bir yerden bir ışık görülüyor. En kurak mevsime inat bir bahçe yeşilleniyor. Diplere dalmışken birden yukarıya fırlayıp ışıldayan güneşi, hayatın şenlikli davetini görebiliyorsun. En kötücül zamanda birden iyilikle, nereden geldiği belirsiz bir ışıkla dolabiliyor için. Önemli olan yenilgiyi kabul etmemek belki de. Hayat ne getirirse getirsin onunla başa çıkacak gücü bulabilmek.

Çevreni adaletsizler kuşattığında, her şey yanlış gittiğinde bile hayat bir gül uzatabiliyor sana. Yenik düşmeye razı olmadığın sürece ışıldamaya devam ediyor umut.

Bir şeye saplanıp kalmamışsan hayatın hep sunduğu bir ödül vardır sana. Mesele şudur ama: Neden vaz geçeyim ki hemen? Belki direnirsem yeniden kazanırım kaybettiğimi. İşte bu ikilem yorar insanı. Aynı yolda yürümeye devam edecek verdiğin onca emeği heba etmemek için inatla orada mı kalacaksın yoksa bu yolun gitmekte olduğu çıkmazı görüp yeni bir yola mı sapacaksın? Ben sürünene, başını duvara çarpana kadar yola devam etmeye inat edenlerdenim. Kalbim bir türlü kabul etmek istemez bir yenilgiyi. Arada kalan o incecik ipe dahi inatla tutunmaya çalışırım. Olumsuzlukları görmeyi reddedip hikâyenin hala ışıldayan yanlarına umut bağlarım. Bütün kapılar kapanana kadar kendimi paralarım. Acı veren bir motif bu ama bu döngüden çıkmayı başaracağıma dair bir ışık da göremiyorum şimdilik. Uysal atın tekmesi noktasına vardığım da çok olur böyle başımın dikine gitmekteyken. Birden çileden çıkıp gemileri yakarım işte o noktada. Ama oraya gelene kadar sürün babam sürün.

İnsanlar kendilerine dair gizemleri çözmek için terapistlere, hipnoza ve şimdi adlarını hatırlayamadığım bilumum diğer modern toplum icadı iyileştirici seanslara katılıp duruyorlar. Çok faydasını gördüğünü söyleyenler de az değil. (Her gün bir yenisini duyuyorum ve nedense zihnim kaydedemiyor isimlerini).

İnsan olmak ne çileli bir serüvenmiş. Herkes için böyle değildir belki. Hayatın sırrını çözmüş gibi görünen çevreye mutluluk gülücükleri saçan nice insana, saadet anahtarını boyunlarına asmış biçimde dolaşan onca çifte rastlıyorum. Sosyal Medya’ya pek de inanasım gelmiyor tabii ama bazı insanların mutluluk skalasının tepelerinde dolaştığı da inkâr edilemez.

Ne olursa olsun havlu atmamak belki de önemli olan… Bir ilişki için demiyorum bunu. Genelde hayata ve insana dair umudu yitirmeme hali kast ettiğim.

Değişikliklere karşı direnç genelde bebekler ve çocuklara aittir. Bu kalbi dolduran masumiyetle ilgili belki de. Birilerinin gitmesine, sevgiyle bakan gözlerin yitmesine razı gelmezsin. Anneyle olan o korunaklı ilişki belki de bu belayı başa getiren. Kuşkusuz daha pek çok boyut vardır alanın uzmanlarının söyleyeceği. Ama insan olmanın sırlarına erildiğini diyemeyeeğim hala.

Geçmişi düşünmek insanı sersemletiyor. Şu an da geçmiş olacak ya; bunun bilgisi esas sarsıcı olan. İçinde yaşarken inandığın bu hikâyeye yıllar sonra uzaktan baktığında çok farklı bir metne sahip olabileceksin. Bunun farkında olmak nihilizme sürükleyebiliyor insanı.

Gerçek olan şu an hissedilen acı, yitirilen karşısında yaşanan iç fırtınası yine de… Şu içimde yalpa vurup duran umut teknesi feci şekilde kayalara çarpacakmış gibi duruyor. Fırtınayı durdurmaya imkân yok gibi hem de… Zeus cezayı çoktan yazmış bulunuyor.

Kalbin uzun gecesini yaşamak zorundayız sanki… Hayatın Odisseası sayısız maceralarla dolu ve el mahkûm yaşanacak bu…

Sonuçta Kavafis’e varacak ve “”önemli olan yolculuktur diye bitireceğim. Yol devam ettiği sürece sayısız sürprizler çıkacaktır karşımıza, her deneyim yeni bir olgunluk getirecektir… Yine de “Nereye kadar ya kardeşim?” diyesim var. Motorları maviliklere sürebilecek miyiz bu fani dünyada?