Kafalar karışık

Tayfun Çağra

İyi miyiz, değil miyiz?
Mutlu muyuz, mutsuz mu?
Umutlu muyuz, umutsuz mu?
***
Ara sıra yazıyorum, soruyorum…
Nasıl bir toplumuz, nasıl yaşıyoruz…
Ürettiğimiz kadar mı tüketiyoruz?
Sevindiğimiz kadar üzülüyor,
Eğlendiğimiz kadar somurtuyoruz mu?
Bunların bir ölçüsü var mı?
Yani yemek tarifi verir gibi şu kadar üretim, bu kadar tüketim…
200 gr. sevinç, 200 gr. üzüntü…
Bir çay kaşığı gözyaşı, bir çorba kaşığı gülücük gibi…
Yoksa öylesine bir yaşam…
Ne gelirse!..
***
Ölçüler, tartılar, sorular bir yana ilginç bir toplum olduğumuz aşikâr…
Kıbrıs sorununu kovalıyoruz yıllardır…
“Tek yol çözüm” diye bağırıyoruz (en azından önemli bir kesim) durmadan… 
“Öldük bittik mahvolduk” dedik defalarca…
Maaşımız yetmedi her şeyi karşılamaya…
İsyan ettik sisteme, eleştirdik, kızdık, “kahrolsun” dedik…
***
Dedik, bağırdık, eylem yaptık, greve gittik ama keyfimizi de ihmal etmedik.
Gezdik, tozduk, eğlendik…
Sosyal medya sığmadı paylaşımlarımızı…
Görülmemiş yer kalmadı dünyanın dört bir yanında…
Bilmediğimiz, duymadığımız yerleri bile keşfettik.
Duyan gitti, gören gezdi.
Lezzet turlarımız türedi…
Çeşitli yerlerde, farklı lezzetleri, tatları dener olduk.
Gurmeler yetişti topraklarımızda… 
Yarıştırdık gezdiğimiz yerleri, tattığımız lezzetleri…
***
Kumarhane mi?
Yasak dense de vatandaşa, girmeyen kalmadı sanki oralara…
Bir kol çek makinede, eğlen, zaman geçir, günlük yemek ihtiyacını da orada gider…
Bir de böyle bir eğlence gelişti buralarda…
Gitmeyen, kolu çekmeyen “yaşamayı bilmeyen” oldu… 
‘Çılgınlık’ trend oldu artık her yaşta…
Çılgın olmayan ‘sıradanlaştı’, sıktı…
***
Öyle bir ruh hali ki her şeyi boş verdik…
Koy verdik gidiyor…
Ne olursa olsun modunda, “dünyaya bir kere geldik, yaşayalım gitsin” havasında…
Peki bu hâl kötü mü?
Neden her şeyi sorun edelim ki!
Neden dertlenelim ki!
Neden gülmeyelim, neden eğlenmeyelim!
Neden gezmeyelim, neden tozmayalım!
***
Yapalım, edelim de biraz fazla galiba…
Sözünü ettiğim gibi;
Boş vermişlik.
Her şeyden ümidini kesmiş, kendini “hayatı gerektiği gibi yaşıyorum” sanrısına kaptırmış bir toplum…
“Mademki bir şey olmuyor, bari gerektiği gibi yaşayım” yanılgısında…
Yanılgı mı peki! Yoksa doğru mu?
Yanılgı olabilir, her şeyin gezmek, tozmak, eğlenmek olduğunu sanıyorsa…
Doğru olabilir hayattan başka beklentisi yoksa…
Mutluysa peki! Yeterli değil mi?
Yeterli mi peki!
Kafalar karışık, hem de nasıl!... 


 

Mutluluk

Tekrar izledim ‘Mutluluk’ filmini… TV’de izlerken misafir geldi, yarım kaldı, gerisini sonra internetten izledim. Tekrardı ama uzun zaman olmuştu, onun için tekrarını yeni izler gibi izledim. Zülfü Livaneli’nin yalın, sade kaleminden filme aktarılmış ve yine filmin müziklerini Livaneli yapmış. Mutluluğu o sade anlatımıyla farklı bir bakış açısından tarif etmiş Livaneli… Anadolu’nun henüz bitememiş o saçma törelerinden birini yerine getimek için görevlendirilen askerden dönmüş Cemal, amcası tarafından tecavüze uğramış Meryem’i öldürmekle görevlendirilir… Tecavüzü kimin yaptığı bilinmemekte, Meryem söylemeye korkuyor… Öldürme, yani namusu temizleme! görevi jandarmadan uzakta yapılmak zorundadır. Yola çıkar Meryem ve Cemal… Cemal görevi yerine getirmek ister ama yapmanın doğru olmayacağına da vicdanı karar verir. Kaçarlarken yolları, sıradan, monoton hayatından kaçan Profesör İrfan’la denizde buluşur… Denizin mavisinde, güneşin sıcağında, ayın aydınlığında mutluluk girer kalplere peşlerinde töre olsa da… Birileri öldürülmemek için kaçarken, diğeri çok farklı dertte, kendini arıyor… ‘Mutluluk’ ortaktır ama… Bir kez daha izlenebilecek filmlerden biri… Eğer izlemediyseniz mutlaka izleyin.