“Kadınlar Durursa Hayat Durur”

Aslı Murat

Dünya ile bağlantısı dikenli tellerle kesilmiş bir adada yaşamanın birçok dezavantajı vardır. Bunlardan en önemlisi, birçok coğrafyayı saran direniş hareketleri ile gerçek bir bağlantı kuramamak ve kendimizi bu alanda besleyememektir. Söz konusu mücadelelerden biri de, birkaç yıldır pratik olarak uygulanmaya çalışılan 8 Mart kadın grevleridir. Geçtiğimiz sene İspanya’da iki belediye başkanının da destek verdiği eylemler, kadınların seslerini daha güçlü bir şekilde duyurmalarına imkân tanıdı. Bu sene takip edebildiğim kadarıyla daha geniş bir alana yayılan hareket, yakın coğrafyamızda, Türkiye’de yaşayan feministlerin de gündemine alındı. Bu noktada, pek çok bölgede sokağa çıkacak ve yaşadıkları haksızlıkları dile getirecek kadınlar, grev çağrısı yapıyorlar.

Peki, nedir bu kadın grevi? Genellikle çalışan kesimleri temsil eden sendikal mücadelenin, iktidarlara karşı kullandığı araçlar arasında sayılan grev, söz konusu kadınlar olunca, çok daha geniş bir alana yayılıyor ve hayatın tamamına egemen olmaya başlıyor. Çünkü erkek egemen iktidar, sadece ekonomik hakları değil, sosyo – politik her alanda yaşanan hakları hedef alıyor. Bu doğrultuda kadın grevinin gündeminden bahsederken; erkek şiddeti, dengesiz gelir dağılımı, siyasi – kamusal temsilde adaletsizlik, kürtaj ve üreme politikalarındaki kadın düşmanı tutumlar, ev içi emeğin değersiz kılınıp görünmez olması, aşırı sağ politikalarla kadın bedeninin kontrol altına tutulması, göçmen ve mülteci kadınların yaşadığı mağduriyetler,  kadın emeğinin esnek saatlere yayılması ve güvencesiz çalışmanın dayatılması, savaş ve çatışma dönemlerinde yaşanan cinsel şiddetin yarattığı mağduriyetin halı altına süpürülmesi ve bu sebeple yaşanan acıların yok sayılması gibi hususları tartışmaya açmak gerekecek. Tüm başlıklar birlikte değerlendirildiğinde, neden “kadınlar durursa hayat durur” diye bir sloganla yola çıkıldığı da anlaşılıyor. Çünkü bunlar hayatın ta kendisini oluşturuyor. Kıbrıs’ın kuzeyine gelindiğinde, az önce sayılan olguların hemen hemen hepsinin yaşandığını söyleyebiliriz.

Sayıca çok fazla olmasalar da uzun yıllardır bıkıp usanmadan mücadele eden feministler, yaşadığımız karabasan düzeninin bir nebze aydınlatılmasını sağlamıştır. Özellikle şiddetin görünür olmasını ve devletin bu alanda adım atmasını sağlamak, başlı başına bir başkaldırışın sonucunda elde edilmiştir. Bilen bilir, bu ülkede erkek şiddetinin var olduğunu bile kabul etmiyorduk. Çünkü şiddetin ne olduğunun farkında değildik. Ama bu algı yavaş yavaş değişti, hatta toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak bir dairenin yasası bile mevzuatımıza dâhil edildi. Ama 5 senedir daire kurulamadı. Yakın zamanda faaliyete geçeceği söyleniyor. Bekleyip göreceğiz. Polis teşkilatı içinde özel birim kuruldu. Evlenmesi durumunda kadına sadece kendi soyadını kullanabilme özgürlüğü tanındı. Ceza yasasında yapılan değişiklikler ile cinsel nitelikli şiddet suçları daha da ağırlaştırıldı. Seçim listelerinde uygulanmak üzere % 40 cinsiyet kotası getirildi. Ama temsilde adalet algısı yerleşmediği için bu adım yetersiz kaldı. Bu günlerde yine ceza yasasında “gebeliğin sonlandırılması maddesine” yönelik bir çalışma mevcut ama şu anda bir sonuca vardırılmış değil. Çağdışı kalan bu yasanın değişmesi yanında, ülkedeki kadın sağlığı alanında da giderilmesi gereken pek çok eksiklik var. Özellikle doğurganlık haklarına ilişkin genel bir devlet politikası ve hak düzenlemesi mevcut değil. Sözü edilen sağlık hizmetleri yüksek maliyetli olduğu ve devlet tarafından da çoğunun karşılanmadığı için, bu alanda yoksul kadınların yaşadığı pek çok mağduriyet mevcut.

Emek ve çalışma hayatına gelindiğinde, aslında hâlâ yolun başında olduğumuz anlaşılıyor. İş dünyasındaki önemli sorunlar arasında sayılan ve genellikle kadına yönelik uygulanan mobbinge ilişkin elle tutulur bir yasal düzenleme yok. Çoğu noktada işe alımda cinsiyet eşitsizliği yaşanmıyor gibi görünse de, kademe ilerlemesini sağlayacak mekanizmaları etkisi altına alan ataerkil zihniyet “cam tavan” unsurunu yaşatıyor. Yani hayali bir eşitlik algısı yaratılıyor ama erkeklik – kadınlık rollerine hapsolmuş zihinler, kadınların ilerlemesini imkânsız kılıyor. Bu alanda konuşulması gereken en önemli konulardan biri de ev içi emektir. Cinsiyete dayalı ayrılan ev işleri, kadınlar eğer dışarıda da çalışıyorlarsa çifte mesai yapmalarına neden oluyor. Sadece evde çalışanlar ise, doğallaştırılmış rollerinden dolayı üzerlerine yapışan bakım ve temizlik işlerini hiçbir karşılığı olmadan yerine getiriyorlar. Kısacası her iki konumda da ortaya koyulan emek, görünmez kılınıyor ve kadın tarafından yapılması normalleştiriliyor.

Aynı evde yaşayan bireylerin ihtiyaçlarının tek bir kişi tarafından karşılanması ve bunun herhangi bir bedelinin olmaması ne anlama gelir? Bir nevi angarya ve kısmi kölelik değil midir? Bunun bir de ev hizmetleri, çocuk ve yaşlı bakımı alanlarında sigortasız ve esnek çalıştırılan tarafı var. Özellikle göçmen kadınların faaliyet gösterdiği bu grubun yaşadıkları, daha da görünmez oluyor. Kayıtlı olsa bile, 24 saatini çalıştığı evde geçirmesi, kendine ait bir özel alanının olmaması, aslında bir nevi bağımlılık ilişkisini de beraberinde getiriyor. Bahsi geçen problemlere yönelik, iktidarlar bu güne değin sosyal devlet anlayışının gereğini yerine getirmediler. Ev işlerinin kamusal alana kaydırılması, çocuk – hasta bakımı gibi işlerin kaliteli – erişilebilir ve ücretsiz olması gerekir.  Kısacası bakım emeğinin, ekonominin vazgeçilmez bir bileşeni olduğunu kabul edip bu alanda çözüm üretilmesi elzemdir.

Tüm bu çerçeve ışığında, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan kadınlar olarak grevin bir parçası olmamız gerektiğini düşünüyorum. Umarım en kısa zamanda üzerimize serilen kara toprak dağılır ve feminist mücadelenin yarattığı eşitlik ve adalet koşusu kaldığı yerden devam eder. Buradan tüm kız kardeşlerime mor bir kahkaha göndererek 8 Mart’ı karşılıyorum. Yüreğinizdeki güvercin her daim kanatlansın. Birlikte kuracağımız özgürlük ve emeğimize sahip çıkacağımız üretim bizi var edecek, inanıyorum…