Bazen bir derslikte dünya durur…
Gürültü susar.
Savaşlar, krizler, manşetler bir anlığına geri çekilir. Geriye yalnızca insan kalır.
Geçtiğimiz hafta Felsefe ve Yönetim dersinde değerli hocamız İlksoy Aslım’ın bir cümlesi sınıfın içindeki havayı değiştirdi. Konu felsefeydi ama bir anda hayatın tam ortasına düştük ve düşündürdü…
“İnsanı dış görünüşüyle, diniyle, diliyle, ırkıyla ya da makamıyla değil; kalp gözüyle görebilmek… Asıl mesele budur,” dedi.
O an bir cümle, yalnızca akademik bir tespit değildi. Bir öğretmenin öğrencilerine güven telkin edişiydi. Bir babanın evladına “sen değerlisin” deyişindeki sükûnet gibi. Hepimizin biricik olduğunu, tek tip olmak zorunda olmadığımızı, değerimizin vitrine konan özelliklerimizden değil, içimizde taşıdığımız özden geldiğini vurgulayan bir bakıştı bu.
Ve biz o an, yalnızca bir ders dinlemedik; bir güven duygusu hissettik.
Aslında bu düşünce, insanlık tarihinin en eski çağrılarından biridir. Hümanizmin özü budur: İnsanı merkeze almak. Varoluşçuluğun temel meselesi budur: İnsanı olduğu haliyle kabul etmek. Tasavvufun yüzyıllardır fısıldadığı hakikat de budur: Kalbe bakmak.
Ama ne tuhaf…
En temel olan, bugün bize en yabancı gelen.
Bir an için düşündüm. Eğer gerçekten kalbe bakabilseydik, dünyada savaş olur muydu?
Savaşın kazananı var mı?
Tarih kitapları zafer yazabilir; ama mezar taşları yalnızca kaybı anlatır. Bombalanan okulların, yıkılan hastanelerin, yetim kalan çocukların kazandığı bir savaş gördünüz mü?
Ben görmedim!
Savaşın hiçbir türlüsü kazanan üretmez. Sadece eksiltir.
Bugün dünya; kapitalist tüketim çılgınlığının vitrinlerinde, dış güzelliklerin parlatıldığı bir çağ yaşıyor. İnsan bir marka gibi sunuluyor. Kusursuzluk pazarlanıyor. Aynılaşmak yüceltiliyor. Oysa hayat hiçbir zaman tek tip olmadı. Matematikte artılar varsa eksiler de vardır. Yol dümdüz değil, inişli çıkışlıdır.
İnsan da öyledir…
Örneğin en basit örneklerle, Kırışıklığımızla güzeliz. Zayıflığımızla, kilolu halimizle, çok zeki oluşumuzla ya da sıradanlığımızla vs…
En iyi şarkıyı söyleyenle, en güzel güleni aynı terazide tartamazsınız. Çünkü her insanın değeri, vitrine konan özelliklerinde değil; kendine özgü varoluşundadır.
Tam da bu noktada yarın 8 Mart.
Peki 8 Mart gerçekten bir kutlama mı?
Dünya Emekçi Kadınlar Günü;günümüz çoğu paylaşımında şahit olduğumuz gibi bir çiçek günü değildir!
Bir indirim kampanyası hiç değildir. Bir restoran rezervasyonu da değildir!
8 Mart, emekçi kadınların hak mücadelesinin tarihidir.
1908’de New York’ta tekstil işçisi kadınların insanca çalışma koşulları için başlattığı direnişten bugüne uzanan bir mücadele çizgisidir.
Liberal feminizm eşit haklar derken, sosyalist feminizm emeğin sömürüsünü işaret eder. Radikal feminizm patriyarkal yapıyı sorgular. Hepsinin ortak noktası şudur: Kadın, insan olarak tam ve eşit bir özne midir, değil midir?
Bugün sorulması gereken bazı sorular geliyor aklıma.
Seçme ve seçilme hakkı var diyoruz değil mi?
Ama temsil oranlarına bakıyoruz yorum sizin…
Çalışma hakkı var diyoruz değil mi?
Ama ücret eşitsizliği çoğu noktada sürüyor.
Şiddete karşı yasalar var diyoruz!
Ama her gün bir kadın, hayatının en sıradan anında hayattan koparılıyor!
Tıpkı geçtiğimiz gün bir kadın öğretmen, öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldüğü gibi.
Ne acıdır…Bu bir istatistik değil.
Bu bir insan.
Bir hayat.
Bir anne, bir evlat, bir öğretmen.
O zaman soralım: Hak gerçekten verilmiş midir, yoksa kağıt üzerinde midir?
Ben pozitif ayrımcılık romantizmi yapmıyorum burada sizlere. Hak, hak olduğu için verilir. Lütuf olarak değil öyle değil mi?
İlksoy Aslım hocamızın o gün dile getirdiği söylemi aslında sistemin dayattığı bakış açısının dışına çıkmaktı. İnsanı vitrin üzerinden değil, öz üzerinden okumaktı. Bize güven verdi. “Hepiniz biriciksiniz” demek, aslında yabancı olmadığımız hepimizin benliğinde çoğu zaman göz ardı ettiği noktaydı ama klişe bir motivasyon cümlesi değildi; bir ontolojik tespitti.
Herkes aynı değil. Aynı olmak zorunda da değil.
Belki de dünyanın ihtiyacı olan şey; yeni bir ekonomik modelden önce, yeni bir bakış açısıdır. Kalp merkezli bir bakış. İnsan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışı. Gücü değil merhameti önceleyen bir siyaset.
Çünkü insanı kalbiyle göremeyen bir dünya; kadını da, çocuğu da, doğayı da, emeği de koruyamaz.
Vitrin ışıkları söndüğünde geriye ne kalacak?
Cevap basit ama zor: Kalp.
Ve belki de bütün mesele, onu görebilecek cesarete sahip olmakta.
Belki de bütün mesele, en başa dönebilmekte. Dış görünüşe değil, kalbe bakabilmekte. İster erkek ister kadın olsun; ister hangi inançtan, hangi dilden, hangi ırktan gelirse gelsin…
İnsanı, yalnızca insan olduğu için değerli görebilmekte.
Toplumsal eşitliği konuşurken, kadın haklarını savunurken, adalet talep ederken aslında aradığımız şey tam da bu değil mi?
Cinsiyetin, kimliğin, konumun önüne geçmediği; insan onurunun ortak payda olduğu bir bakış açısı. Hümanist bir duruşla, ayrıştırmadan, etiketlemeden, ötekileştirmeden kucaklayabilmek.
Keşke herkes meseleye bu yerden bakabilse. O zaman belki eşitlik bir slogan değil, bir yaşam pratiği olurdu. Adalet bir temenni değil, doğal düzen olurdu.
İnanıyorum ki; hocamızın o derste bizlere bıraktığı perspektif tam da bu umudu taşıyor. Daha eşit, daha adil, daha vicdanlı yarınlarda buluşabileceğimize olan inancı büyütüyor.
Ve belki değişim, tam da kalbe bakabildiğimiz yerde başlıyordur.
Bu vesileyle; emeğin, hakkın ve mücadelenin izini kararlılıkla bugüne taşıyan, alın teriyle, direnciyle ve inancıyla yarını inşa eden tüm emekçi kadınlarımızın 8 Mart’ını yürekten selamlıyorum.
Temennim; eşitliğin bir talep değil, bir gerçek olduğu; adaletin lütuf değil, temel ilke sayıldığı; kadınların hayatın her alanında, her platformda hak ettikleri yerde, güçlü ve görünür olduğu yarınları hep birlikte inşa edebilmemizdir.
Daha adil, daha eşit ve daha vicdanlı bir dünyada buluşmak dileğiyle…
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye dek, sağlıkla ve hoşça kalın.