“İş için her yol mübah mı?”

Serkan Soyalan

Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’nın yeni oyunu “Grönholm Metodu” önceki hafta prömiyerini yaptı.

Lefkoşa’nın tarihi Mısırlızade sahnesinde izlediğimiz oyun,  oldukça sıradan bir iş görüşmesi gibi başlayan ancak çok geçmeden alışılmadık bir hale bürünen bir görüşmeyi esas alıyor.

Katalan yazar Jordi Galceran’ın kara komedi türünde yazdığı ve en bilinen oyunlarından biri olan “Grönholm Metodu”, oyunu izleyen izleyicilerin düşünmesi için bazı sorular soruyor:

-İş görüşmesinde kendinizi kanıtlamak için neler yaparsınız?

-Bir işi alabilmek için nelerden vazgeçersiniz?

-İnandığınız doğrulardan ve değerlerden bir işi elde etmek için vazgeçer misiniz?

-Bir iş uğruna insani değerlerinizden, kültüründen, ahlaki davranışlarınızdan vazgeçer misiniz?

-İş için her yol mübah mıdır?

Hakan Elmasoğlu’nun yönettiği oyunda bu soruların cevaplarını ararken, kendinizi sahnede devleşen Birce Birsel Çağlar, Diren Özdoğal, Ali Şaşkara ve Nazım Bayraktaroğlu’nun enerjisine bırakıyorsunuz.

Her Cuma akşamı oynayacak “Grönholm Metodu”, gidip görülmesi gereken oyunlardan.

Tekin

Yıllar önce Anadolu’dan, daha iyi yaşam koşulları ve aş için göç etmişti Tekin.

Evini, yuvasını da burada kurmuştu.

            Yurt bilmişti Şeher’i…

            Gece-gündüz demeden, yorulmak bilmeden çalıştı.

            Yüzü her daim güldü, kim istediyse de yardıma koştu.

            Ezdiler, ezildi. Kırıldı ama yine de “Of!” demedi…

            Dardı geliri, ama zengindi yüreği.

 

***

            Bir gün tekledi kalbi, yıkıldı yere ve kalkamadı.

            İlk kez o gün soldu yüzü, buğulandı gözleri.

            Yorgundu, bitkindi.

            Yıllardır, içini kemiren hastalığından da bihaberdi.

 

***

 

            Ve bir daha göçtü Tekin.

            Ama bu defa geride dört evlat, gözü yaşlı bir eş ve hoş bir seda bırakarak. Hem de buralardan çok uzaklara göçtü.


“Ben kendimi bildim bileli filmlere düşkünüm”

            Amerikalı yönetmen Quentin Tarantino’nun sıkı bir hayranı olduğumu söylemeliyim. Hatta Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri), Pulp Fiction (Ucuz Roman), Kill Bill ve Once Upon a Time in Hollywood (Bir Zamanlar Hollywood’da) filmlerini belirli zamanlarda açıp açıp izlerim. Her izlediğimde de ayrı bir keyif alırım.

            Filmlerine baktığımızda diyaloglardan, kronolojik akıştan ve takıntılarından, Tarantino’nun imzasını hemen fark ederiz.

            İngiliz film eleştirmeni Godfrey Cheshire, 1994’te Interview’de usta yönetmen Tarantino’nun sinemaya ilk adımını şu satırlarla anlattı:

            “Quentin Tarantino ve Roger Avary Kaliforniya, Manhattan Beach’teki Video Archives’da çalışırken tanışmışlar. Film kiralıyor, film izliyor, filmler üzerine konuşuyor ve kendi filmlerini çekme hayalleri kuruyorlarmış. Tarantino, kısa süreli ilk girişimin ardından, yeniden riske girmek için kıvranırken yapımcı Lawrence Bender’la tanışmış. Bender, Tarantino’nun yazdığı son senaryoyu çekecek para bulmak için ondan bir yıl süre istemiş; Tarantino ise ona iki ay zaman tanımış. Şansın yaver gitmesi ve Harvey Keitel’in küçük yardımlarıyla film çekilmiş.

            Rezervuar Köpekleri (1992) 1990’ların kült görkemini tanımlıyor. Sadece bir bağımsız film başarısı olmasına rağmen, her eleştirmeni, her sinemaseveri ve her hevesli yönetmeni düşük bütçeli film kimliğinden atılmış bir akıllı bomba gibi etkisi altına aldı.”

Belki bir başka yazımızda “Tarantino’nun Sineması”na ayrı bir başlık atarız ama bugün daha eskilere, Tarantino’nun sinemanın büyüsüne kapıldığı ilk yıllara, Michel Ciment ve Hubert Niogret’in 1992 yılında Positif dergisi için yaptığı röportaja gidelim.

            Tarantino kendisi ile yapılan röportajda filmlere düşkünlüğünü şu sözlerle vurgular:

            “Ben kendimi bildim bileli filmlere düşkünüm. Kimi zaman hâlâ ne iş yapmak istediğine karar verememiş yirmi-yirmi beş yaşında insanlarla karşılaşıyorum ve bu bana çok komik geliyor. Ben en başından beri ne iş yapmak istediğimin farkındayım. Çocukken aktör olmak istiyordum, çünkü filmleri seviyorsanız buna yönelirsiniz. Eğitimini aldığım tek şey oyunculuk; çok iyi hocalarla çalıştım.

            Yaklaşık altı yıl çalıştım. İlk hocam Sam Fuller’ın Verboten filminde rol almış olan James Best’ti. Fuller’ın Shock Corridor filminde Güney Eyaletleri Konfederasyonu askeri, Three on a Couch filmindeyse Jerry Lewis’in ortağı rolündeydi. Sonra dört yıl Allen Garfield’la çalıştım, çok başarılı bir aktör ve eşsiz, harika bir öğretmendir (The Conversation filminde rol aldı ve The State of Things filminin yapımcısıydı). Bana inanç aşıladı ve oyunculuğa dair çok şey öğretti.

            Jimmy Best’in Kaliforniya, Teluca Lake’de okulu, Allen’ın ise Beverly Hills’de tiyatro grubu var, yani ben Los Angeles’lı bir oyuncuyum. Best’le çalışırken oyuncu olmaya niyetliydim. Ama zamanla okuldaki diğer oyunculara benzemediğimi fark ettim. Ben filmlere düşkündüm ve idollerim arasında tek bir aktör bile yoktu. Benim idollerim Brian De Palma gibi yönetmenlerdi. Yine de zamanla sadece rol almakla yetinmek istemediğimi fark ettim, film çekmek de istiyordum.

            Film çekmeye karar vermeme rağmen Allen Garfield’la çalışmaya başladım. Hâlâ oyunculuk yapmak istiyordum ve onun büyük hayranıydım. Derslerinde oynanan sahneleri yönetiyordum, bu çok hoşuma gidiyordu. Bana, ‘Dersimde bir sahne oynanacağı zaman birinin bu sahneyi yönetmesini istiyorum’ demişti. Bence orası bir sinema okuluydu. Garfield da benim yol göstericim.” 

Define Adası

           İskoç romancı ve şair Robert Louis Stevenson’un en ünlü romanıdır “Define Adası”. Eserleri birçok dile çevrilen yazarın, bu romanı ilk kez 1881’de bir dergide tefrika olarak yayımlandı.

            Yıllar önce okuduğum bu kitabın sayfaları arasına, yıllar sonra yeniden daldım.

            Her yaştan okuyucuyu büyüleyen bu kitabı okurken, kendinizi kâh korsanlar arasında, kâh deli dalgalar arasında, kâh ıssız bir adada buluyorsunuz…

            İngiltere’de bir hancının oğlu olan genç Jim Hawkins’in yetişkinlerle çıktığı bir deniz seferinden ve define planları üzerinde dönen entrikalardan sağ çıkabilme mücadelesini okuyorsunuz romanda. Jim bu seferde ihanetler, sürpriz saldırılar ve kanlı çarpışmalarla karşı karşıya kalmıştır.

            Edebiyatçılar günümüzde popüler ‘korsan’ imgesinin biçimlenmesinde Define Adası’nın rolünün büyük olduğunu iddia ediyorlar.

           

***

Ve şiir…

Romanları yanında şiirleri ile de bilinen Stevenson’un şu şiiri ile başlıyor roman:

 

İKİRCİMLİ ALICIYA

 

Gemici ezgilerine uygun gemici masalları,

Fırtına ve serüven, sıcak ve soğuk,

Uskunalar, adalar ve adalarda mahsur kalanlar,

Gömülü alıntılarıyla korsanlar

Ve bütün o eski maceralar,

Anlatınca bir daha o eski tarzda,

Bu yaşlı halimle bende uyandırdığı keyfi,

Verecekse bugünün daha bilgiç gençlerine:

 

-Pekâlâ, işte buyurun! Yok, öyle değilse,

Hamarat gençlikte bitmişse geçmişe özlem,

Hiç heves kalmamışsa artık okumaya,

Kingston ve Ballantyne gibi cesur adamları,

Cooper gibi ahşap ve dalgayla boşuşanlar:

Buna da eyvallah! Ben de o zaman

Onların marifetleriyle birlikte yattıkları mezarı

Bütün korsanlarımla birlikte paylaşırım!

 

***

 

Meraklısı farklı farklı yıllarda ve birçok yapımda sinemaya uyarlanan bu romanın filmlerini de izleyebilir.