Kıbrıs çözüm sürecinin yeniden başlaması, gelinen aşamada yalnızca iki toplumun iradesine bağlı bir mesele değildir. Sürecin kaderi, bölgesel ve küresel güç dengelerinin nereye evrileceğiyle doğrudan bağlantılıdır. Garantör ülkelerin ve yükselen uluslararası aktörlerin nasıl bir pozisyon alacağı belirleyici olacaktır.
Bugün mesele nettir: Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum tarafları ile Türkiye ve Yunanistan ya ortak akıl ve ortak çıkar temelinde rasyonel bir çözüm iradesi ortaya koyacaklar ya da küresel türbülansın savurduğu bir dosyaya dönüşeceğiz. Uluslararası sistem hızla sertleşirken, edilgen kalmanın bedeli ağır olacaktır.
Nasıl bir dünyada yaşadığımızı görmek için uzağa bakmaya gerek yok. Venezuela’da seçilmiş bir devlet başkanının emperyal güçler tarafından bir gecede yatağından alındığı bir düzenden söz ediyoruz. Filistin’de uluslararası hukukun açıkça çiğnendiği, sivillerin katledildiği ve buna rağmen küresel sistemin suskun kaldığı bir dönemden geçiyoruz. Uluslararası hukuku tanımadığını açıkça ifade eden, gücü tek ölçü kabul eden bir anlayışın Doğu Akdeniz’de bir–bir buçuk milyonluk Ada halkının iradesine ne kadar değer vereceğini gerçekten sorgulamak zorundayız.
Tarih bire bir tekerrür etmez; fakat güç siyasetinin mantığı değişmez. Ders çıkarılmazsa benzer sonuçlar yaşanır. 1960’ta üç büyük devletin masa başında aldığı ve yukarıdan dayattığı kararın nasıl bir kırılganlık yarattığını unutmadık. Bugünkü konjonktür de benzer müdahalelere fazlasıyla açıktır.
Suriye’nin kuzeydoğusunda, sırtını ABD’ye yaslayarak kalıcı bir statüko oluşturduğunu düşünen Kürt siyasi hareketinin, destek çekildiği anda nasıl yalnızlaştığını gördük. Bu bir yorum değil, çıplak bir gerçektir: Büyük güçler çıkarları değiştiğinde pozisyon değiştirir. Duygusal bağ yoktur; kalıcı dostluk yoktur.
Dünya yeniden dizayn edilirken ABD–Çin rekabeti küresel sistemi fiilen iki kutuplu bir ekonomik ve stratejik hatta sürüklüyor. ABD’nin öncülük ettiği Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi projeler, yalnızca ticaret hattı değildir; jeopolitik bir yeniden konumlanma hamlesidir. Bu hatta yer alan ya da hattın yakınında bulunan tüm coğrafyalar yeniden tanımlanıyor. Doğu Akdeniz de bunun dışında değildir.
Bu yeni dönemde bölgesel aktörler için seçenekler sınırlıdır: Ya ittifaklar kurarak kendi geleceklerini kendileri şekillendirirler ya da “müdahale ile değişim” senaryolarının nesnesi haline gelirler. Reel politik ne yazık ki budur ve giderek daha sert bir biçim almaktadır.
Tam da bu nedenle, “yukarıdan dayatılmış” bir çözüm modeliyle karşı karşıya kalmamak için Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar ile Türkiye ve Yunanistan vakit kaybetmeden inisiyatif almak zorundadır. Beklemek, ertelemek, iç siyasete sığınmak lüksümüz yoktur.
Türkiye ile Yunanistan’ın birbirine olan ihtiyacı inkâr edilemez. Avrupa Birliği ile ilişkilerden enerji güvenliğine, ekonomik kalkınmadan bölgesel istikrara kadar geniş bir alanda karşılıklı bağımlılık söz konusudur. Kıbrıs sorunu ise bu ilişkinin düğüm noktasıdır. Bu düğüm çözülmeden gerçek bir normalleşme mümkün değildir.
Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar geçmiş müzakerelerde ciddi ilerlemeler sağlamış, kapsamlı yakınlaşmalar üretmişlerdir. Teknik zemin büyük ölçüde vardır. Eksik olan sonuç alacak siyasi cesarettir.
Bugün önümüzde iki yol bulunuyor: Ya kendi yurdumuz için irade koyacak, birbirimizi anlayacak ve çözümü biz inşa edeceğiz; ya da başkalarının biçtiği elbiseyi, üzerimize uyup uymadığına bakmaksızın giymek zorunda kalacağız. Görev Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlardadır. Aklımızı başımıza alma zamanıdır.
Bu tercih ertelenemez.
Bu mesele romantik değil, jeopolitiktir.
Ve gerçek şu ki: İrade boşluğu, her zaman müdahale ile doldurulur.