“İpsoz’dan giderken…”

Sevgül Uludağ

ESKİ FOTOĞRAFLARDA KIBRIS…

 

“KIBRIS’TAN ESKİ HATIRALAR” diye çevirebileceğimiz “ΜΝΗΜΕΣ ΚΑΤΕΧΟΜΕΝΩΝ-ΛΑΙΚΗ ΠΑΡΑΔΟΣΗ ΚΑΙ ΙΣΤΟΡΙΑ ΤΗΣ ΚΥΠΡΟΥ” sosyal medya grubunda arkadaşımız Sotiris Savva, önemli ve tarihi bir fotoğraf yayımlıyor…

Bu fotoğraf Kasım 1974’te Yipsu’da (İpsoz-şimdiki adıyla Akova) çekilmiş… 1974’te esir kampına dönüştürülmüş olan köyde kalanlar, Kıbrıs’ın güneyine işte böyle geçiriliyordu Kasım ayında…

Pek çok yaşlı insan, bu köyde bakımsızlıktan ve ihmalden ötürü acılar içerisinde ölüp gitmişti…

Bu insanların olası gömü yerlerini, şahitlerle birlikte birkaç kez Kayıplar Komitesi yetkililerine göstermiş bulunuyoruz – bu yerlerden bazıları kazıldı, bazıları kazılmadı… Örneğin mezarlıkta bazı yerler kazılarak bazı “kayıp” Kıbrıslırumlar’ın kalıntılarına ulaşıldı ancak bazı yerlerde kazı yapılmadı.  Gerekçe: Bazı olası gömü yerlerine gömülmüş olanların resmi “Kayıplar Listesi”nde olmayışları olduğu tahmin ediliyor, belki de bu yüzden kazı yapılmadı oralarda…

Okulun yanındaki sahanın yakında bir kuyuda çok sayıda “kayıp” Kıbrıslırum yatıyor bir şahidimize göre – burasını bir başka şahitle daha birlikte on küsur yıl arayla iki kez Kayıplar Komitesi yetkililerine göstermiş bulunuyoruz… Yine başka bazı olası gömü yerlerini de şahitlerimizle birlikte göstermiştik ancak bu konularda herhangi bir ilerleme kaydedilmedi maalesef…

Sotiris Savva arkadaşımıza bu fotoğrafı paylaştığı için çok teşekkür ediyoruz…

Umarız Kayıplar Komitesi de Yipsu’da – İpsoz/Akova – önümüzdeki dönem yıllardır kazılmayı bekleyen olası gömü yerlerinde çalışma başlatır…


BAF’TAN HATIRALAR…

Bafımızın unutulmayan kızı Necibe…

Ulus Irkad

O Baf’ımızın unutulmayan kızı Necibe… Onu tanıdığımda herhalde 1960’lı yılların başlarıydı. Rahmetli babamla Baf çıkışında, Yeroşibu’ya doğru içinde evlerinin de bulunduğu birkaç dönümlük üzüm bahçelerindeki yerlerini ziyaret etmiştik babamın meşhur Lambretta motoruyla. Bakımlı ve güzel bir yerdi. Şimdilerde hiçbir şey kalmamış geriye bağ üzümleri olan evden… Necibe o ziyaretimizde evde miydi hatırlamıyorum ama Baf’ın en varlıklı ve ticaret yapan tüccar esnaf bir ailenin kızıydı. 1962 yılında anaokuluna başladığımda okula gelmiş, bir görünmüş, yeğenleri Belgin ve Gülbün’e seslenmiş, sonra da tekrar evine dönmüştü. Zihinsel engelli ama konuşmasa bile her şeyi anlıyordu. Belki de o yıllarda eğitim daha da ileri olsaydı, Necibe de okula gidecek ve bir meslek elde edecekti ama o zamanlar yani 60 yıl öncesi o olanak yoktu zihinsel engelli bir kız için. Yaşı ilerlediğinde Baf’ın doğum günlerinde, cenazelerinde nereden duyuyorsa bitiyor ve yaslı aileye yarenlik ediyordu. Doğum günlerinde de öyleydi. Nereden duymuşsa duymuş, hemen o eve geliyor çocuklarla eğleniyordu Necibe. Çoğu insanımız altıncı hissinin güçlü olmasına bağlıyordu bu duyarlı yanını. Bu yüzden tüm Baf halkı onu tanıyor ve biliyordu. Babası Salih dayı tüccar ya, belki de hediyeler o dükkandan satın alınırken de bilgi sahibi oluyordu düğünlerden. Hele Baf’a bir Türkiyeli ses sanatçısı mı gelecek, ne yapar eder ona erişir ve kendini ona tanıtırdı. Konserleri de kaybetmezdi Necibemiz... Necibe’yi Baf’ın her doğum gününde, her cenazesinde ve her düğününde bulmak mümkündü. İşte bu yüzden Necibe Kasaba’nın sembolü olmuştu. Duygusaldı. Kalbini kırdınız mı gözleri dolar ve size küsebilirdi de.

Elbette kadın toplantılarını da kaçırmazdı, özel günleri de… Ama hele bir yan gözle baksınlar veya ters bir laf işitsin, orasını terkeder ve bir daha da oraya gitmezdi. Necibe, kardeşlerinin en küçüğü ve ailenin tek kızıydı. Annesi Emine abla ve babası Salih Dayı onu çok iyi yetiştirmiş ve büyütmüşlerdi. Zavallı annesi Emine abla, 1974 yılında, Kuzey’e ve Maraş’a gelip yerleştiğimizde ilk ona veda edenlerden olmuştu Doğa kanununca. Çok ince ve çok narin bir yapısı olan Emine ablamızı kimbilir Baf üzüntüleri ve evlat üzüntüleri de etkilemiş ve geldiğimiz ilk yıllarda kaybetmiştik. Bir müddet babasıyla yaşayan Necibe, daha sonra ondan da ayrılmanın acısını çekmiştir. Unutmadan yazayım, Necibe’nin babası Salih Dayının üzüm bağcılığı tutkusu, 1964 olaylarıyla, bahçesini, Yeroşibu yakınlarındaki bahçesini ve evini  kaybetmesinden sonra da bitmemiş, gerek Baf’ın Türk Bölgesi’nde gerekse Maraş’ta da kendince talvarlar yaparak ve de ihtimamla üzümlerini koruyarak, Kuzey’de de devam etmişti. Salih Dayı’yı 1973 yılında mahalellim, komşum annesi 90’lı yaşlarda Safiye ablamızı kaybettiğinde, cenazesinde ağlarken hatırlıyorum. Anneydi bu; kaybı da çok acı oluyordu. Salih Dayı da en nihayet annesi Safiye abla ve hanımı Emine ablamız gibi bu dünyaya, evlatlarına ve çok sevdiği Necibe’ye veda etmişti, uzun bir dönem önce… Necibe babasının da ölümünden sonra evini terketmek istemedi. Daha sonra abileri oturdukları evlerini Türkiyeli bir aileye vermiş ve Türkiyeli aile de Necibe’ye bakma sorumluluğunu almıştı. Uzun  yıllardır zavallı Necibe bu aile ile huzur içinde yaşamaktadır.

Şu anda 1974 yılında gelip yaşadığımız bölgede Necibe gene Baflılarla yaşıyor. Gene tüm Maraş’ın tanıdığı, gözbebeği Necibe… 46 yıl önce Baf’tan getirdiği anılarını devam ettiriyor hala. Omorfo’ya yerleşsinler veya Maraş’ta olsunlar, Necibe hala daha Baflıları tanıyor ve onlar eğer Baf’tan da gelmişler ve o zamanlar yaşları küçük olsa bile farketmez, muhakkak Necibe onları hartırlamakta, onlara sarılarak hasret gidermektedir. Geçenlerde Türkiye’den gelip Omorfo’da bir abimizle evlenen bir hanımefendiyle, ta Baf’tan beri onu görmediği halde ağlayarak ve sevinçle bir hasret giderişini gördüm, maşallah Necibemiz aradan geçen 46 yıla rağmen hafızasını korumuştur. Aynen Baf’taki gibi küçük yaşta olanlar dahil, Maraş sakini veya Baflı orta yaşlı kesimin vazgeçilmezi Baf’tan bir mirastır Necibe. Baf’ı anımsatır insanlarımıza, onun için o Baflıların da gözbebeğidir. Necibe hala Baflılarla birlikte yaşıyor ve Necibe bugün yaşıyorsa Baf da yaşıyor. Necibe ayaktaysa Baf da ayaktadır ve Baf’ın Baf’tan gelen tek-tük unutulmayan insan sembolleri arasındadır hala daha…


Kıbrıs’ın güneyinden ve kuzeyinden,  15-20 Temmuz 1974’te yaşananlarla ilgili tepkiler, yorumlar, duygular…

Jozef Muduris: “Gözlerimizin önünde korkunç bir dram yaşanmıştı…”

– 6 -

 

Kıbrıs’ın güneyinde ve kuzeyinde, son bir haftadan bu yana 15-20 Temmuz 1974’te yani faşist darbe ile 1974’teki savaşla ilgili yaşananlara tepkiler, yorumlar ve duygusal paylaşımlar devam ediyor… Öne çıkan tema ise, “Acıların bayramı olmaz…”

Kıbrıslımaronit Jozef Muduris ise sosyal medya paylaşımında, 15 Temmuz 1974’ten başlayarak, her gün hatıralarını paylaşıyor…

21 Temmuz 1974’te “Gözlerimizin önünde korkunç bir dram yaşanmıştı” diye yazan Jozef Muduris, özetle şöyle diyor:

“21 Temmuz 1974.

Kişisel hatıralar.

Sabahleyin 7 ile 8 arasında gözlerimizin önünde korkunç bir dram yaşandı, bu dram Şillura-Kördemen-Mirtu yolunda yaşanmıştı…

Köyümüz Ayamarina’dan baktığımızda, Şillura’dan Kördemen’e giden yolda, Mirtu’ya doğru ve Girne cephesinin ötesinde bir dizi askeri aracın yavaş yavaş ilerlediğini görüyorduk. Konumu nedeniyle Aya Marina’dan, Mesarya’nın Lefkoşa’dan Beşparmaklar’a doğru uzanan çok büyük bir bölümü görünebiliyordu… Küçük yaşıma karşın, askeri araçların gün içerisinde bu şekilde hareket etmesinin ne kadar tehlikeli olduğunun bilincindeydim…

Aradan ancak birkaç dakika gemişti ki Türk uçaklarının konvoya ateş ettiğini ve konvoyu roketlerle ve napalmla vurduğunu gördük.

Bu hava saldırısının gürültüsü ve acıyla bağrışmalar taa köyümüzden duyulabiliyordu… Daha sonra pek çok askerin o sabah hayatlarını kaybettiklerini öğrenecektim…

O uğursuz sabahta tam olarak neler olduğunu öğrenmem, yıllarımı alacaktı…

Bu 286ncı Motorlu Piyade Taburu idi – Lefkoşa’da konuşlanmıştı ancak gelen emirlerle cepheye gönderilmişti, Tabur Komutanı’nın bu taburu gece nakletme talebine karşın, gündüz cepheye gönderilmişlerdi.

Bu emir aslında özünde bir yandan bu taburu intihara gönderirken, o kritik günde Kıbrıs için daha uygun bir savunma olanağını da ortadan kaldırmaktaydı…

Tabura ait 24 taşıt aracından 18’i yok edilmişti, düzinelerce adam öldürülmüştü ve ancak altı araç ön cepheye varabilmişti…

Bu, Türk hava kuvvetlerinin kesin üstünlüğünün yarattığı tehlikeye gerekli değeri vermeyerek yanlış bir emir mi idi yoksa ordunun üst düzeylerinde ihanet sonucu bilinçli bir eylem miydi?”