İnsanlık ders almıyor kolay kolay

Cenk Mutluyakalı

İktidarı kendi isteğiyle terk etmesi bile bir insanın kahramanlık sayılıyor neredeyse…

Çünkü gönüllü olarak kimseler bırakmıyor koltuğu…

Böylece köşkler, saraylar, hükümet merkezleri ya da külliyeler, tarihin farklı dönemlerinde kümese dönüşebiliyor.

Bir devlet kendi çürümesi yüzünden yıkılıyorsa, onu kurtarmak ahlaki bir görev midir?
Ne zor soru…

Ama daha zoru şu:
"Bir uygarlık ne zaman çöker?
Düşman kapıya dayandığında mı?
Yoksa insanlar artık o uygarlığın ahlaki temeline inanmadığında mı?

***
Kıbrıs Tiyatro Festivali açılışını güçlü bir oyunla yaptı: İmparator Romulus.

Tavukların gözünden çöken bir imparatorluğun ve çürüyen bir toplumsal düzenin sonunu izlerken, devletin insandan daha kutsal olmadığı gerçeğini yeniden anımsıyoruz. Devlet gücüne duyulan kör inancı yeniden sorguluyoruz.

İstanbul Devlet Tiyatroları’nın sahnelediği oyun, İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt’ın kaleminden bugünün dünyasına, hatta bugünün Türkiye’sine göndermeler taşıyor.

Kahramanlık…
Vatanseverlik…

Kimi zaman içi ne kadar boşaltılmış kavramlar…

Germen orduları Roma’ya dayanırken, imparator ülkesini kurtarmaya çalışmak yerine tavuklarıyla ilgileniyor (!)
Heykellerini satıyor, borç batağında…

Oyundan çıkarken aklıma Neşe Yaşın’ın sözleri geldi…
Ulus bir zulümdür. Devlet de öyle… İnsanın insana örgütlü zulmü için icat edilmiştir ikisi de…

Oyunda geçen şu sözler ise ne kadar çarpıcı:
Bir devlet cinayet işlemeye karar verdiğinde kendine vatan adını takar.

***
Oyuna gelince…
Sahnedeki enerji olağanüstüydü.

Sibel Erdenk’in koreografisi ve Gürkan Çakıcı’nın müzikleri oyunun ritmini sürekli yukarı taşıdı.

Oyunculuklar, reji ve sahne kullanımı zaten güçlüydü; ancak dans ve müzik unsurları, anlatının yalnızca sözcüklerle değil, bedenle ve sesle de kurulmasını sağladı.

Dekor ve kostümlere ayrıca not düşmek isterim…
Kırılmış sütunlar…
Parçalanmış kemerler…
O hücre görünümlü devasa kümesler…

Bir zamanların ihtişamlı medeniyetinden geriye kalan büyük bir enkaz…
Devletin enkazı (!)

Sahnedeki her nesne eksik, yaralı ve parçalanmıştı…

Oyuncuların üzerindeki paçavra dokular dekorun yüzeyleriyle neredeyse bütünleşiyordu. Böylece insanlar ile mekân arasında bir ayrım kalmıyor; sanki karakterler bu çürümüş dünyanın ürünleri, hatta uzantıları hâline geliyordu.

***
Çürüme…
İktidar hırsı…
Talan…
Sömürü…

Tarih, farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda aynı hikâyeyi yeniden yazıyor.

Dekor değişiyor.
Kostümler değişiyor.
Bayraklar değişiyor.

Ama insanın iktidarla kurduğu ilişki pek değişmiyor.

Belki de bu yüzden insanlık ders almıyor kolay kolay.
En büyük imparatorluklar düşmanları tarafından değil, kendi çürümelerini normalleştirdikleri gün yıkılıyor.