İnsanlar öldükçe köyleri de ölüyor mu?

Serhat İncirli

Üzerinden bir hafta geçti…
Deniz, bir gemiyi ve içindeki 28 kişiyi yuttu!
Büyük bir facia…
Acı çok büyük…
Özellikle “düştüğü yer” daha kötü yanıyor doğal olarak…

-*-*-

Hayat devam ediyor…
“Kaza”yı tartışıyoruz!
“Gemi iki saat denizde yan yatır bir şekilde kaldı, o 28 kişi de kurtarılamaz mıydı?”
Bunu konuşuyoruz mesela!

-*-*-

Ve bir yığın insan sosyal medya üzerinden resmen “şov” yapıyor!
Siyasetle birlikte!
Siyaset de devam ediyor tabii ki…
Acıyı siyasi avantaja çevirme çabaları da…

-*-*-

Ve hepsinden daha da kötüsü, “corruption”u savunanlar!
Bu geminin esas batış sebebi, KKTC’nin “corrupt” olmasıdır!
Ve bu “corruption”un parçası olan herkes, utanmadan onu savunmaya bile çalışıyor!

-*-*-

Neyse; elbette arama / kurtarma çalışmaları da sürüyor…
Hala haberlerde “şu kadar kayıp, bu kadar ölü” diye açıklanan “rakamlar” görüyoruz… 

-*-*-

Bu arada arama / kurtarma çalışmalarında “ilk rakamlar”ı Türkiye medyasının, KKTC medyasından çok daha önce öğrenmesi ve duyurması ayrı bir “tartışma” konusu… 

-*-*-

Ve evet, günlük yaşam sürüyor…

-*-*-

Yas üç gündü!
Hafta sonuna uzatıldı!
Beş gün, yedi gün derken, bir ay sonraki etkinlikler de ertelendi!

-*-*-

Ekmeğini sadece günlük – haftalık müzik işlerinden kazananlar da elbette üzülmüştür ama “hayat devam ediyor” ve eminim kayıp yakınları da kimsenin ekmeğiyle oynanmasını ve ekmeğinden olmasını istemiyordur!

-*-*-

Evet, günlük yaşam, gündem pek değişmese de normal seyrine girdi…

-*-*-

Geçtiğimiz Perşembe günü, annemin teyzesinin kızı, Raziye ablamız da aramızdan ayrıldı…
Raziye ablamız, uzun yıllar Lefkoşa’daki Mısırlızade Sineması’nda hizmet veren merhum Halil İnönü’nün eşiydi… 
Dün Lefkoşa’da İsmail Safa Camisi’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazı sonrasında Lefkoşa Kabristanlığına defnedildi… 

-*-*-

Üç evladına, torunlarına, kardeşlerine, ailemize, sevenlerine başsağlığı dilerim… 
Allah rahmet eylesin… 

-*-*-

Cenazede etrafı inceledim… 
Raziye ablanın adı, rahmetlik nenemin, yani teyzesinin adıydı… 

-*-*-

Raziye ablanın cenazede göz yaşı döken kız kardeşinin adı Nermin… 
Nermin de merhum annemin 18 yaşında ev yıkılıp altında can veren kız kardeşi, yani hiç görmediğim teyzemin adı… 
Ayrıca rahmetlik dayım Erol Teralı’nın kızının adı da Nermin… 
O de cenazedeymiş ama kalabalıktan görüşemedik!

-*-*-

Bunları neden mi anlatıyorum?

-*-*-

Annem, Raziye abla ve onların jenerasyon yavaş yavaş ölüyor…
Bundan daha doğal bir şey de yok!

-*-*-

Annem, Raziye abladan büyüktü ama her ikisi de annelerinin – babalarının köyü Tera’yı çok iyi hatırlıyordu; 1974’te 20’li 30’lu yaşlardaydılar… 

-*-*-

Annem de Raziye abla da Tera’da yaşamıyordu hatta Raziye ablanın merhum annesi de çoktan Tera’dan ayrılmıştı ama mezarlıkta şunu özellikle düşündüm; “… bizler ikinci kuşaksak, üç ve dördüncü kuşakların hafızasında artık Tera olmayacak!”

-*-*-

Ülke içinde 1974 sonrası hatta ondan öncesi de savaş – çatışma sebebiyle göçler oldu… 
Özellikle 1974’teki karşılıklı göç, istesek de istemesek de; Ada’yı ortasından ikiye böldü… 
Ve geçen zaman, Rumların yeni nesilleri ve Türklerin yeni nesilleri için, “geçmişin hafızasını” sildi… 

-*-*-

Tera’yı hatırlayan, bilen hafızayı taşıyanlar tek tek gidiyor…  

-*-*-

Tera’yı elbette hatırlıyorum… 
Kızımla oğluma da hatırlatıyorum… 
Hatta bir arkadaş grubumuz var “Tera kökenli”, iki – üç ayda bir gidip köyü görüyoruz!

-*-*-

Ancak Tera’yı gidip görmek veya hatırlamak, köyün adını bilmek yeterli mi?

-*-*-

O köyün sokaklarını, ünlü çeşmesini, camisini, komşularını, tarlalarını, lakaplarını, düğünlerini, kavgalı ailelerini, hangi evde kimin oturduğunu, hangi ağacın altında buluşulduğunu, hangi badireleri atlattığını, neden herkesin Türkçe’den çok Rumca konuştuğunu; kimin köydeki tüm çocukları eğitmek için inanılmaz yardım yaptığını ve bu köyden neden çok ciddi oranda “tahsilli” insan çıktığını kim bilebilir?

-*-*-

Veya 20 sene sonra kim bilecek?
Hele hele 50 sene sonra?

-*-*-

Kıbrıs'ta kesinlikle 1974'te nüfusun büyük bölümünün yer değiştirmesiyle birlikte insanlar yalnızca evlerini ve topraklarını değil, bir sosyal dünyayı da geride bıraktılar.

-*-*-

Güney’e göçen 150 binden fazla Rum ve Kuzey’e göçen 35 bin civarındaki Türk’ten kaçı hayatta?

-*-*-

Onların çocukları, torunları, torun çocukları – atalarının geldiği köyü ne kadar hatırlayacak?

-*-*-

Köyü hatırlayanlara “birinci kuşak” dersek; “ikinci kuşak” onlardan köyü dinleyenler; “üçüncü kuşak” ise köyü hikaye olarak bilenlerdir! Peki dördüncü kuşak?

-*-*-

Ve artık birinci kuşak tek tek giderken; sıra üçüncü kuşaklara hikâyeyi anlatanlara yani ikincilere geliyor, gelecek… 
Ve onlar da öldükçe, hikâyenin ayrıntıları da kaybolacak… 

-*-*-

Ve Tera diye bir köy – Türk sakinlerinin hafızasından silinecek!

-*-*-

“Teralıyım” diyen olmayacak artık!
“Annemin, nenemin, dedemin köyü Tera” bir süre daha idare edecek!
Sonra, "Atalarımız Baf’ın bir köyünden gelmiş"e gelecek sıra!

-*-*-

Oğlunuz mesela Kore’de, kızınız İngiltere’deyse, söylemler “Ailemin kökleri Kıbrıs diye bir Ada”ya dönüşecek!

-*-*-

İnsanlar – akrabalıklar uzaklaşacak!

-*-*-

"Bizim komşular şunlardı", "Şu adamın lakabı buydu"lar tamamen bitecek!

-*-*-

"Bizim tarlanın yanında Rum komşumuz vardı"ların hatta Yeşilırmaklı dedemin nenesinin Rum olması nedeniyle, geçmişte birinci, ikinci, üçüncü dereceden akrabalıkların bugün hiç bilinmemesi gibi!

-*-*-

"Bayramda bütün köy şu meydanda toplanırdı" yoktur artık!
Hatta, “Lefkoşa’da hepimiz bayram yerindeydik” diye bir şey hiç kalmadı!
Bayram bile yok ya hu!

-*-*-

Kıbrıs'ta bazı insanların hala inatla köylerine bağlılığı bir nostalji değildir. 
Kaybedilmiş bir hayatın hatırasını koruma çabasıdır.

-*-*-

İşte Raziye ablanın ölümü de bana aslında bunu hatırlattı…

-*-*-
 
Zaman acımasız!
Kıbrıs acımasız!
Hayat acımasız!

-*-*-

"İnsanlar ölürken köyler de mi ölüyor?"
Kıbrıs adına bu sorunun yanıtı “evet”tir!


Raziye ablamıza Allah’tan rahmet; evlatları sevgili Hüseyin, Ayşe ve Özgür’e, torunlarına, kardeşlerine, sevenlerine, sabır ve başsağlığı dilerim…