İKİNCİL İÇİN MÜCADELE...

Ferdi Sabit Soyer

 

12 Mart 1971 darbesi gerçekleştikten sonra, dönemin Genel Kurmay Başkan'ın darbe gerekçesi ile ilgili açıklaması çok önemli idi. "Sosyal Gelişme, ekonomik gelişmeyi geçtiği için " demişti.

Yani, demokrasi ve özgürlükler ekonomik gelişmenin ilerisinde; ekonomik gelişmenin sağlanması için demokrasi ve özgürlükler kısıtlanacak, baskı ve otoriter ortam sağlanacak denmişti.

Bunu oluşması için terör, provokasyon ve sağ ile sol hareketlerin birbirine karşı mücadelesindeki yanlışlar değerlendirilmişti.

Darbe sonrası ortaya çıkan pek çok gerçek bunları açığa vurmuştu. Askeri darbe yapmaya çalışanların içinde ve kimi örgütlerin kilit noktalarındaki ajanlar, darbeye giden yoldaki rollerini, anılarında övüne övüne daha sonra anlatmışlardı.

12 Eylül 1980 askeri darbesi de ayni yolu yürüyerek gerçekleşti. Sol ve sağın birbirine karşı yanlış mücadelesi, yaygın terör ve diğer pek çok provokasyon darbenin yolunu döşedi.

Darbe ile tıpkı 12 Mart 1971'deki gibi ekonomik gelişme adına, sosyal haklar, demokratik kazanımlar, özgürlükler ama her şeyi yıktılar. Sosyal devlet budandı.

BUNLARI BİZ DE YAŞADIK

Biz de bunları misli ile yaşadık.

1963- 74 arası sendikal haklar, düşünce ve fikir özgürlüğü, siyasi parti kurma ve her özgürlük, baskı ile boğuluyordu. Gerekçesi hazırdı.

"Rumlara karşı mücadele veriyoruz, ekonomik bakımdan güçsüzüz, bu yüzden bunların sırası değildir".

Bu mantık, 1974 sonrası da ayni özde devam etti. Bu kez baskılar ve devlet gücü farklı metotlarla sürdürüldü.

Barış, demokrasi diyenin, özgürlükten bahsedenin tepesine binildi. Basın özgürlüğünü darbelemek için matbaalara el koymaktan, gazetecileri uyduruk gerekçelerle içeri atmaktan, sendikal hakların darbelenmesine, hatta yurttaşın özgürce siyasi partilere üye olmasına ve milletvekillerinin Meclisten, kışkırtılan insanların baskısı ile linç etme ortamları da yaratılarak istifaya zorlanmasına, sindirmesine kadar her şey, baskı ile gerçekleştirilmek istendi.

Gerekçe hazırdı. "Milli Davaya zarar, Rumlara hizmet ve hainlik"

Bütün bunların hepsi, kararlı, ama akıl dolu, halktan kopmayan mücadelelerle göğüslendi.

Demokratik kazanımlar, siyasi ve sendikal haklar, basın özgürlüğü yalnız korunmadı, genişletildi de. Hatta öyle bir gelişme oldu ki bu baskıları yapanlar dahi, söylem ve tavırlarında özgürlük, demokrasi sözünü dilinden düşürmez duruma geldi.

Ancak şimdilerde,  "balı bol bulan Arap’ın" haline döndük.  Dünü hatırlamayı, bir yere bırakın.

Günümüzde yaşadığımız pek çok gelişmede,  dünkü otoriter dönemden ve onun düşünce biçiminden ödünç alınmış kavramlar ve değerler; usuller ve manipülasyon metotları, yenilik adına, liberallik diyerek; değişim veya solculuk adına tedavüle sokulmaya çalışılıyor.

Değişim adına otoriter olmayı meziyet sayan, farklı olduğunu düşündüğü siyasi akımları, kişileri ekarte etmek için manipülasyon metotlarını kullanmayı meziyet sayanlar ortalığa boy verdi.

Siyasi hareketlerin zayıflatılması için gönüllü görev talebi olanları, hatta yok edilmeleri çağrısı yapanları görüyorum.

Basının terbiye edilmesinden tutun, yasaklar özlemi içinde olanları görüyorum.

Bütün bunları Türkiye'de son dönemlerde yaşananlar üzerine düşündüm.

Türkiye'deki temel ve baş çelişki olan olgular, artık ikincil çelişkilerin yol açtığı karmaşa içinde öncelikli önemini kaybediyor.

Kürt sorununun çözümü, inanç özgürlüğü, demokratik haklar ve hukuk devleti ilkelerinin gelişmesi olgusu, çözülmesi artık önem taşıyan ikinci çelişkilerin yol açtığı karmaşa içinde, değer kaybetmeye başladı.

Terör, savaş ve diğer gelişmeler tüm bunların önüne geçti. Terör, savaş, demokratik hakların, hukuk devleti ilkelerinin bırakın kurumsallaşmasını, bunların daha da daraltılması ya da yok edilmesinin zemini oluyor.

Bu nedenle artık ikincil çelişkilerin çözümü için daha etkin olmak ve farklılıkların ortak paydasını yakalamak çok önemli bir hale dönüşüyor.

İşte bu yüzden bu ülkede bizi, CTP'lileri yıllarca soldan eleştirdiler. Sağda bunu istismar etti.

"Siz nasıl sosyalistiniz ve emek mücadelesinde sınıf mücadelesinde yan çiziyorsunuz", dediler.

Hayır dedik, sosyalistiz, ama bu ülkede ikincil çelişki, yani toplumlararası çatışma, birincil çelişkinin önüne geçti.

İkincil çelişkinin öne çıkması ile şövenizm, faşizan eğilimler, militarizm ve otoriter anlayışlar belirleyici oldu. Bu yalnız halkların arasına nefret tohumu ekmiyor.

Ama Kıbrıs Türk halkını anti - demokratik rejimler içinde yaşamaya, ekonomik olarak da üretkenlikten kopuk,  bağımlı yaşamaya zorluyor dedik.

Bu yüzden bir sosyalistin, bu tarihsel koşullarda öncelikli görevi; demokrasi, barış, Kıbrıs sorunun çözümü ve hukuk devleti ilkeleri için, halkların dostluğu için, Kıbrıs Türk halkının da ekonomik olarak üretken olması ve bağımlılıktan kurtulması için uğraşmak;  bunlarında, sosyal adalet ve demokratik hukuk devleti ilkeleri temelinde yaşama geçmesi için mücadele etmektir dedik.

Bu amaç için emekçiler, üreticiler, esnaf ve iş dünyası ile bu temelde diyaloglar kurmak ve ortak paydalar bulmaktır görevimiz dedik.

Bunun için konum ve görüşüne bakmadan, barış, demokrasi, insan hakları, sosyal adalet ve üretkenlik temelinde işbirliklerini, ortak paydaları yükseltmeyi, sosyalist değerlerimizi odakta tutarak, öne aldık. Pek çok alanda bu başarıldı.

Şimdilerde balı bol bulmanın keyfiliği içinde bunu da sarsıyoruz. Sonuç acı, bunu yaşıyoruz. Üstelik bu acı gerçek Türkiye'de de günümüzde yaşanmaktadır.

Bu yüzden demokrasi ve barış mücadelesi, yani ikincil çelişkilerin çözülmesi önceliği asla geri düşemez.

Düşerse eğer, altından hortlayacak olan darbeci anlayışlar, otoriter rejimler ve dar milliyetçilik ile çatışmadır.