İki 16 Ağustos Hikayesi ve Bir Felaketin Anatomisi

Niyazi Kızılyürek

16 Ağustos, tıpkı bugün gibi ama 60 sene önce...

Doğu Akdeniz’in en doğusunda yer alan ve tarihinde hiç bağımsız olmayan ülkemizde bağımsız olduğu iddia edilen bağımlı bir devlet kuruldu: Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti...

Doğduğunda, ömrünün kısa olacağını bilenlerin sayısı az değildi.

Bunun için çok bilmiş olmaya gerek yoktu.

Her şeyden önce, devletin yurttaşları yoktu, ya da yok denecek kadar azdı ama vasileri çoktu.

Çatısı altında toplanmış bulunan kalabalık ne bir halk, ne de bir yurttaşlar topluluğu idi.

Onlar, soylarıyla bağlı olduklarını düşündükleri uluslara biat ediyorlardı ve uluslarını devletin üstüne koymuşlardı.

Öyle bir celal ve şiddetle koymuşlardı ki, sonunda uluslarını Kıbrıs devletinin üstüne yıktılar. Yıkıntılar içinde kalan devleti, birileri ayağa kaldırdığı zaman -sadece kendileri için- artık çok geçti.

O devlet, 16 Ağustos 1960 tarihinde kurulan devletten çok farklı, bambaşka bir şeydi şimdi...

 

16 Ağustos, tıpkı bugün gibi ama 46 yıl önce...

Tanklarla çizilen ve ülkemizi ikiye bölen çizginin tamama erdiği gün...

Bu felaketin kalıcı olacağı ta başından belliydi. Çünkü hem mağdurları hem de alkışlayanları çoktu.

Bir yanda felakete alkış tutan, zulmü duygularıyla saklayan, aklıyla aklayan insanlar, diğer yanda travmalarıyla içe kapanan, intikam hırsı ile yanıp tutuşan ama güçsüz oldukları için hınçta boğulan insanlar...

Mağdurlar hınç duygusuna refakat eden acizlikle akıllarını zehirlediler.

Mağrur/madunlar ise hem adalet duygusunu hem de akıllarını kaybettiler. Kendilerini her durumda haklı saydılar.

Bu yüzden bu kalıcı felaket sadece siyasi olaylarla ilgili değildir.

İnsanlarla ilgilidir.

Savaşlar gelir ve geçer, hatta gün gelir savaş yaraları sarılır.

Fakat insanlığını kaybetmiş, akıl tutulmasına uğramış kalabalıkların her gün yeniden açtığı yaralar kapanmaz, daha da derinleşir.

Tarih, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü sıradan ve önemsiz bir olay olarak kaydetmiş olabilir.

Nitekim dünyada kaç kişi bu felaketi hatırlıyor ki?

Tarih, unutulan haksızlıklarla, felaketlerle ve vahşetlerle dolu kör bir kuyu değil midir zaten?

Ama adalet duygusundan uzak olarak yaşayan, belleğini ve bütün duyarlıklarını yitiren, hakikatle bütün bağlarını koparan insanların şekillendirdiği bir şimdiki zaman, tarihe karışan vahşetlerden daha vahim, daha dehşet vericidir...

Benzer biçimde, sadece kendisine yapılan kötülükleri hatırlayan, belleğinde başkalarına yer açmayan, içten içe intikam ateşiyle yanıp tutuşan ve geçmişin çarmıhına çakılı kalan insanların şimdiki zamanı da kötülüklerle dolu tarihten beterdir...

İşte, 46 yıl önceki 16 Ağustos’un mağdurlarıyla, madunlarıyla, mağdur/madunlarıyla bıraktığı miras budur.

Ve bu felaketi tanklar değil, insanlar kalıcı kılmıştır...


“Kertenkeleler dolaşıyor nicedir,

kayıp kayıp gidiyor duvarlarında stadın sarkan otlar,

çatlaklar arasında,

yuvasına dönüyor kurbağa,

ben türkü söylüyorum durmuş,

uzak gecelerine memleketimin.”

Salvatore Quasimodo’nun “Duvar” adlı şiirinden.