İğne ve Çuvaldız

Tümay Tuğyan

ELAM, kendini nasyonal sosyalist olarak tanımlayan, aşırı sağcı bir siyasi oluşum. Bu ekstremist örgütlenme içerisinde yer alan insanların düşünce sistematiğinin gelişiminde, pek çok diğer faktörün yanı sıra, içinden geçtikleri eğitim siteminin de etkisi olduğu, yadsınamaz bir gerçek. 
Ancak aşırı sağcı güruhların varlığının sorumluluğunu tek başına eğitim sistemlerine bağlamak ise, kuşkusuz tarihsel bir hata olur. Bu anlamda çok kötü olarak tarif edebileceğimiz eğitim sistemlerinin içerisinden, son derece hümanist kitleler yetişebildiği gibi, çok iyi olarak tarif edebileceğimiz eğitim sistemlerinin içerisinden de ırkçı kitleler çıkabileceği, etrafımızdaki pek çok ülkeye bakarak görebileceğimiz bir gerçeklik. 
Aynı okullar, aynı dersler, aynı kitaplar ve aynı öğretmenler, birbirinden çok farklı çocuklar yetiştirebilirler, yetiştirirler. 
Bu nedenle Güney Kıbrıs özelinde, ‘milliyetçi’ bir müfredatla yetişiyorlar diye, bütün Rumları aynı sepete koyup, tümünü ırkçı olarak etiketlemek, olsa olsa bizim kendi ‘milliyetçi’ zihinlerimizin keyfiyetidir.
Dolayısıyla öncelikle bunu bir kenara not etmekte fayda var diyorum.
ELAM, eğitim sisteminin yanı sıra, pek çok dönemsel faktörün (siyasi, ekonomik, sosyal…) de bir sonucudur ve bu apayrı bir yazı konusudur. 
Saptama yanlış değildir, Güney Kıbrıs’ta eğitim sistemi, milliyetçi unsurlarla örülüdür ve bundan, tıpkı bizim gibi rahatsızlık duyan Kıbrıslı Rum sayısı da tahminlerimizin çok ötesindedir.
Mesele AKEL’in gençlik örgütü EDON, bu sistemi biraz olsun kırabilmek adına, çocuklar için alternatif okul etkinlikleri düzenliyor.
Çocuklar burada, okullarda öğretilenin dışında bir tarih bilgisine, Kıbrıs adasına dair alternatif sosyal ve kültürel bilgilere ulaşma fırsatı yakalıyorlar. 
Böylelikle eğitim sisteminin dayattığı kodlamalar, bu ‘diğer’ bilgilerle karşılaştırılıp yoğrulduğunda, ortaya çok daha ‘sahici’ ve mümkün olabildiğince daha objektif değer yargıları çıkabiliyor. 

***
Peki ELAM üyelerinin bayrak yakma eyleminden hareketle, güneydeki eğitim sistemini eleştirirken, kendi eğitim sistemimizin sakat taraflarını görmezden gelmek, güneydeki okulları çocukları milliyetçi bir perspektifle yetiştirmekle suçlarken, kuzeydeki çocukların nasıl yetiştirildiği meselesini hasır altı etmek, bizi ne gibi bir olumlu sonuça götürebilir?
Bu tartışmaların anlamlı olabilmesi ve birtakım yanlışları düzeltmeye vesile yaratabilmesi için, çuvaldızı başkasına batırırken, iğneyi de kendimize batırabilmeliyiz. 
Dün bu meselenin konuşulduğu bir yayın izlerken, konu Güney Kıbrıs’ta öğrenim gören Kıbrıslı Türk çocuklara geliyor ve bu çocukların, okullarda sürekli milliyetçi reflekslerle karşılaştıkları ifade ediliyor. 
Kimi çocukların böylesi durumlarla karşı karşıya kaldığı elbette doğrudur ancak güneydeki okullarda bunun tam tersi deneyimler yaşayan çocukların sayısı da çok fazladır. 
Tersten bakmaya çalışalım…
Bizim okullarımızda eğitim gören Kıbrıslı Rum çocuklar yok.
Keşke olsaydı.
Olsaydı acaba ne olurdu?
Onlar da kuzeyde, benzer ‘milliyetçi reflekslerle’ muhatap olurlar mıydı?
Evet olurlardı!
Çünkü bizim eğitim sistemimiz de, tıpkı güneydeki eğitim sistemi gibi, ‘vukuatlarla’ doludur. 

Tam bu noktada küçük bir parantez açıp, Taşınmaz Mal Komisyonu’nun Kozanköy’deki toprağını iade ettiği Kıbrıslı Rum Nikolas Skurides’in, köye ev yapıp yerleşmeye kalktığında yaşadıklarını buradan hatırlatmakta fayda var.

Dolayısıyla şimdi mal bulmuş mağribi gibi faşist ELAM’a ‘sarılıp’ fırsatçılık yapacağımıza, eğer bu meseleyi gerçekten kendimize ‘dert’ ediyorsak, karşılıklı olarak eğitim sistemlerinin iyileştirilmesi için ortak çabalar yaratmanın peşinde koşalım. 
Çabaladık ve olmadı mı?
O zaman kendimizi ‘temizleyelim’!
Kendimizi temizleyelim ki, diğerinin kirleri daha bir görünür olsun ve belki böylelikle, o da kendini temizlemesi gerektiğini, anlasın.