İÇİMİZDEKİ IŞIKLAR

Neşe Yaşın

Hepimiz biliriz bunu ama fayda etmez yine de: Şu an bizi derinden etkileyen, hayatımızı karartan, düşüncelerimizi bir sis perdesiyle örten pek çok şey gelecekte silik, şiddetini yitirmiş, belki de önemsiz birer anı olacak. Dökülen gözyaşlarımıza, yaşadığımız kabusa uzak bir mesafeden, bir sinema filmi izler gibi bakacağız. Hayat geçmiş gitmiş, köprülerin altından çok sular akmış olacak.” Anı yaşayın” diyorlar ya, an o kadar karanlık o kadar içinden çıkılmaz görülebiliyor ki bazen.  Bence zamanın üç boyutu içinde dün, bugün ve geleceğin kavrayışıyla yaşamalı yine de insan. Dünden kaçamazsın çünkü, ayrıca bugünün içinde filizlenen geleceğin tohumu da bu anın içindedir. Yani saf bir “an” mümkün değildir.

Burada önerilen akıp giden, kısacık hayatı heba etmeyip geçmişin defterlerini kapatmaksa bir ölçüde anlayabilirim bunu. Karanlık bir dünden ötürü bugüne bulaşan acıyı temizlemek ve ışıklı pencereler açmaksa maksat; bu güzel bir şey elbette. Ne kadar mümkün ama? Asıl mesele bu. Bellekte kayıtlı olanı silemeyeceğimize göre ona yeni yorumlar ve anlamlar katmak yardımcı olabilir belki. Travmatik bir geçmişin bugünü ve geleceği karartmasını nasıl engelleyebiliriz? Ona yeni bir bakış getirerek, yeni yorumlar katarak yapabiliriz belki bunu. Üzerinden zaman geçince, hayat bizi olgunlaştırınca, insanlık hallerine dair bilgilerimiz çeşitlenince mümkün olabilir belki farklı bir bakış.

Bir zulme, bir kıyıma farklı bakamayız kuşkusuz, daha minör durumlar benim kast ettiğim. Böylesi ağır durumlarda hayat felsefesine dair bir değişimdir belki de yardımcı olacak olan. Hayatın içinde zulüm vardır evet, insanın korkunç bir karanlığı da vardır. Bizim başımıza gelen ise bununla mücadelede ön saflarda olmamıza dair bir işarettir belki de. Bizim yaşadığımızı başkalarının yaşamaması için mücadele edebiliriz. Travmayı unutmamız mümkün olmadığına göre onun karanlık hatırasını aydınlık için bir mücadeleye dönüştürebiliriz. Savaşta oğullarını yitiren annelerin barış annelerine dönüşmeleri biraz da böyle bir şeydir. Diğer seçenek ise bir intikam duygusu içinde savaşı yüceltmek, kendi oğlunun başına gelenin başka oğulların da başına gelmesine hizmet etmektir. Oğullarının katili olan militarizme sarılan, ona hizmet eden anneler böyle bir karanlığın içine çekilmişlerdir. Çaresizliği, kahramanlık avuntusunu, acının boşuna çekilmediğine dair mitleri anlayabilir insan. Acıklı olan gerçek düşmanı, gerçek problemi görememektir.

Özel hayatlarımızda da böyledir. Bu paradigma içinde bize acı çektirenin kaynağına bakıp gerçek problemi görmektense günah keçileri buluruz. Başımıza gelen kötülüğe bir kötülükle karşılık verip içimizi soğutmak, bir zafer kazanmak isteriz. Bizi kurbanlaştırana zulmederek ona dönüşür, biz de birer zalim oluruz.

Acı çekiyor olmak, kışkırtılmış olmak hafifletici sebepler olarak görülüyor. Adalet mekanizması bunu  böyle sunuyor. Kuşkusuz ki planlı, soğuk kanlı bir zulümden farklıdır ağır tahrik altında gelişen şiddet ama burada kişiden çok kişiyi etkisi altına alan paradigmayı ele almak lazım.

Sorunları şiddetle çözebileceğimiz öğretilmiştir bize. Barışçıl yollar zaman kaybı ve pısırıklık olarak sunulmuştur. Dünyanın bugünkü çıkmazlarının en önemli nedenlerinden biri de budur bana kalırsa.

Derin bir adaletsizlik gizli hayatın her alanında. Başımıza gelmiş olanı kabullenemeyiz bir türlü. “Neden ben?” diye sorarız. Başkaları mutlu mesut yaşarken “neden ben?” Öncelikle yanılıyor olabiliriz. Her hayatın şu veya bu biçimde bir trajedisi vardır çünkü.

Kendi hikayemizi ancak biz anlamlandırabiliriz. Dünyanın en trajik hikayesini bile dünyayı güzelleştirecek bir ibret hikayesine dönüştürebiliriz.

Burası bir gül bahçesi değil elbet ama en karanlık mekânı bile aydınlatacak bir ışık bulunabilir. Bu ışıklar kendi içimizdedir öncelikle.