Hüseyin Kanatlı’ya İthaf

Niyazi Kızılyürek

İnsanların inzivaya çekildiği bu korona-günlerinde müziğin bambaşka bir anlamı var. Örneğin İtalya’da sokağa çıkamayan insanlar evlerinin balkonlarında müzik aletleri çalıyor ve karşı balkonlara şarkılar, operalar söylüyorlar.

Doğrusu ben de bu zor günlerde arkadaşlarımla müzik yapıp şarkı söyleyerek vakit geçirmekten hoşlanıyorum. Korona-günlerini şiirlerle şarkılarla yaşamak hem güzel, hem anlamlı…

Müziğe olan merakım çok eskiye uzanır ve bu tutkumun gelişmesinde, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Hüseyin Kanatlı’nın büyük katkısı var. Bayrak Radyosunda hazırlayıp yumuşak, insanın içini ısıtan sesiyle sunduğu harika müzik programlarıyla bizi müzikle tanıştıran o idi.

Bize müzik sevgisi aşılayan da...

Korona yüzünden değil ama 1960’lı yıllarda savaş yüzünden izole bir hayat yaşadığımız gettoda Kanatlı’nın müzik programlarını sabırsızlıkla bekliyor, büyük bir keyifle dinliyorduk. Onun da katkılarıyla müzik yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olmuştu. Özellikle Pazar günleri yayınlanan “Plak Yarışı” sayesinde birbirinden güzel parçalar dinlerdik. Cem Karaca, Barış Manço ve Erkin Koray’ı dinlerken “kimin daha büyük olduğu” iddiasını yarıştırırdık.

Ataerkil-otoriter kültürümüzde “büyük” her zaman tektir ya...

Ben Cem Karaca’cı idim...

Benim müzik merakım böyle bir ortamda gelişti. Erken yaşlarda şarkı söylemeye başladım. Sevdiğim ses sanatçılarının parçalarını defterime kaydederdim. Şarkıların çoğunu ezbere bilirdim. Okulun trampet takımına girdiğimde çok mutlu olmuştum...

Luricina’nın kahvehanelerinde müzik çalarlardan durmadan şarkılar yükselirdi. Biz ergenlerle gençlerin takıldığı “Hippi Pavyonu” bir müzik mabedi gibiydi. Türkçe ve İngilizce olarak dinlediğimiz parçalar kasabamıza bambaşka bir renk katıyordu. Yunanca şarkılar da dinliyorduk. Başka türlü olması Luricina’da imkansızdı.

En büyük eğlencemiz olan düğünlerde de müzik ön sıradaydı. Kasabamızın cümbüş ve keman gibi klasik aletlerden oluşan küçük orkestrasının yanı sıra, Lefkoşa ve Larnaka’dan gelen müzik grupları ilginç ve değişik parçalar çalarlardı. Türkçe pop müziğinden örnekler sunar, yabancı rock gruplarının eserlerini yorumlarlardı. Elvis Presley gibi dev sanatçılar, Beatles ve Deep Purple gibi muhteşem gruplar gettomuzda iyi bilinirdi. İnsanlar düğünlerde geleneksel müziklerin yanı sıra, Batı pop müziği ile de eğlenirlerdi.

“Hippi Pavyonu” adı altında açılan gençlik kafesi ise adeta “başkaldırı” mekânımızdı. Okuldan sonra vaktimizin büyük kısmını orada harcardık. Tabii cep haçlığımızı da...

Topçuk  (Langırt) ve bilardo oynar, “devrimci” şarkılar dinlerdik. En çok Cem Karaca’yı severdik. Saksafon sesli bu sanatçının yüksek perdeden okuduğu “Doğu Batı Gavur Müslüm Bir Bana” şarkısı bizim “isyan” şarkımızdı. “Bin Gavur Kellesi Kessem Bu Kin Benden Vallahi de Gidemez” şiirleriyle büyüyen bizler için bu şarkının bambaşka bir anlamı vardı. Dinlerken avaz avaz bağırır, Cem Karaca’ya eşlik ederdik. Ve gettoya haykırmak istediğimiz her şeyi söylemiş olup rahatlardık. Düşmanlıklara olduğu kadar, gettonun militarist havasına da isyandı bu. Bayrağın göndere çekildiği köy meydanının tam karşısında yer alan “Hippi Pavyonu” bizim adeta mevziimiz olmuştu. Oraya “mevzilenir”, şarkılarla “hücuma” kalkardık. Bu tür “eylemlerin” elbette bir bedeli vardı. Bir gün bayrak töreni esnasında yine “Doğu Batı Gavur Müslüm Bir Bana” şarkısını çalmaya başladığımızda köyün “Paşası” pavyona dalıp müzik çaların kablolarını söküp attı, bizi de sille-tokat dışarıya çıkarttı.

Bu olay bizi korkuttuğu kadar kışkırtmıştı da. “Yasaklı” şarkılar dinlemeyi artık daha çok seviyorduk…

Hüseyin Kanatlı Bayrak Radyosu’nun farklı yörelerden yaptığı yayınlar için okulumuza geldiğinde herkes okul adına benim şarkı söylemem gerektiği konusunda hemfikirdi. Cem Karaca’nın yorumladığı Cahit Küpeli’nin “Benim Doğduğum Köylerde” diye başlayan anlamlı mısralarını bütün Kıbrıslı Türklerin dinlediği radyonun mikrofonuna söylediğimde dünyalar benim olmuştu.

Hüseyin Kanatlı, iyi ki yaşadın, iyi ki hayatımıza müzik kattın...

Müzikler içinde uyu...