HEZEYAN

Dilek Karaaziz Şener

Bazen şehre bir sergi gelir ve yaşamın rutinine boğulmuş aklı zorlar; insanın, mevcut sınırlarının ötesine geçmesi için adım attırır.

Dünyanın neresinde olursa olsun insanların fiziksel, ruhsal ve rüya devinimi içinde kendi tercihlerinin ötesinde tuhaf bir hezeyan çukuruna itildiklerini, size, göstere göstere bağırır. İşte bu noktada sergiyi baş tacı edersiniz ve sanatçının dünyasına önüne geçilmez bir itkiyle ışınlanmak istersiniz.

Çok fazla akademik dilden ve tuhaf saptama cümleciklerinden kaçınarak, kendime ve de topluma “yarar sağlama” denilen eylem planlarıyla aklımı karıştırdığım bir zamana denk geldi, şehirdeki sergi… Günlerin günleri kovaladığı “hayat gailesi” rüzgârına kapılıp,  aslında, ne yaptığımı ve yapmak istediklerimi sorgulayarak, oturdum klavye başına… Çünkü izlediğim 60 dakikalık video, hala gözlerimde ve kulaklarımda çınlarken, söz konusu çalışmanın sahneleri içinde kendi sesiyle ve görüntüsüyle aklımda yer etmiş kadının, klavyeye bazen dingin, bazen esrik, bazen de delicesine vurarak yazdığı ve sonrasında, ani bir kararla silip (yok ettiği) cümle öbeklerinde, kayboluş çığlıklarının hala etkisindeyim.

Evet, bu gri şehre geçen hafta içinde bir sergi geldi. Daha önce 11. İstanbul Bienali’nde izlediğim CANAN’ın ilk kişisel sergisini duymakla, mekâna gitmem ve bir daha, bir daha, dönüp dönüp bakmam tüm çalışmalara, böylece, yaşadığım ülkenin haletiruhiyesinde kaybolmam arasında, anlık zaman dilimi olduğunu söylemeliyim.

Sanatçının “Bedensel Direniş Stratejileri”  adı altındaki tüm çalışmaları, ayrı bir yazı konusu… Evire çevire kelimeleri, cümlelere ciddi ciddi vurmanız gerekiyor. Fakat buna ne yerimiz ne de zamanımız var. Kısaca, Ankara Siyah/Beyaz Sanat Galerisi’nde “Yalvarırım Bana Aşktan Söz Etme” adıyla açılan sergi için şunu söylemeliyim: üzerinizde, rahatsız edici ruh halleri oluşmasına sebebiyet veren tüm çalışmaları, etkili/vurucu çarpıntıların etkisini,  inceden inceye kalbinizden ayak tabanlarınıza kadar varan bir sancıyla izliyorsunuz. 
Ülkenin bulutlu ve soğuk renkli şehrine gelen sergi size avazı çıktığı kadar şu cümleyi haykırıyor:
• Erkeklerin sevgisi her gün 3 kadını öldürüyor!
• Erkeklerin sevgisi her gün 3 kadını öldürüyor!
• Erkeklerin sevgisi her gün 3 kadını öldürüyor!

Bir an, irkiliyorsunuz ve sorguluyorsunuz rüya mı, gerçek mi okuduklarınız?! Sonrasında bir masala uzanıyorsunuz ve masallarda kötülüğüyle nam salmış bir dev’le karşılaşıyorsunuz. ‘Düşten bir ülke’yi titreten devin, balyozuyla derin çukurlar açarak, yeri göğe katışını, göğü yere indirişini hayal ediyorsunuz.
“Masal bu ya!”, diyerek geçme özgürlüğünüzün olmadığını şehrin meydanlarında gördüğünüzü unutmuyorsunuz.

Üç çocuk yapın ki, içlerinden biri, bir erkeğin “derin” sevgisi ile kaderini yaşasın dört duvarı arasında…
Böyle düşününce yine sergiden bir söz çıkıp başka bir düşünce içine katıyor aklınızı:  Can veriyorum!

***

Hayattaki bütün ezberleri bozan CANAN’ın kişisel yaşantısı olan performatif videosu “Hezeyan” ise hezeyansızca bir anlatımla 60 dakika boyunca izleyiciyi, olduğu yere mıhlıyor.
Hem de ne mıhlama!

Üzerinizden bir kadının iki radikal uçta, uçuruma, bir düşünmeden atlayışı, bir de paraşüt takıp kanatlanarak uzun uzadıya boşluğa, tıpkı yumuşak bir yatağa uzanır gibi, kendini bırakışını izliyorsunuz.

Şaşırıyorsunuz, gülümsüyorsunuz, ağlıyorsunuz, kızıyorsunuz, yıkmak, yok etmek, “kader”i bir şişeye koyup, sonra da ayaklarınızın bastığı zemine boca edip, ters çevirmek istiyorsunuz…
Belki, hatta “bu nedir?” diye sormak da isteyebilirsiniz…

Veya anımsadıklarınızla, “vardı bizim memlekette böyle bir kadıncağız” diyerek yüzünüzü çevirip, anılarınıza asılıyorsunuz. “Anılara asılmak” fikri, gerçek bir farkındalık isteyen yüzleşmedir. Bunu unutmadan yazayım ki, tepkiyi veren kişinin hala daha kendine gelemeyişlerini de yazı arasına “izleyici tansiyonu” adı altında atmadan, tabiri yerindeyse sıkıştırıp, kafa karışıklığı yaratma keyfinde olduğumu belirtmeden, geçmeyeyim.

***

Video’da, Vak Vak Ağacı’nda üzerine çocuk yaşta binen korku ve endişelerin yetişkin bir kadın olduğunda neredeyse paranoyaya dönüşen sahnelerinin ardı ardına sıralandığı kişinin, kim olduğu önemli değildir.

Sanatçının kendi sesini takip ederek, âşık (vurgun, tutkun) bir kadının gerçek dünya, sanal âlem (ortam) ve rüyanın iç içe geçtiği yolculuğuna eşlik ediyorsunuz. Bu yolculukta aklınıza Oğuz Atay’ın bitmemiş romanı takılıyor: Türkiye’nin Ruhu!

Dünyayı değiştirebileceğimize innadığınız ve başka bir dünyanın olabileceği fikrine sabitlendiğiniz, anlarda karşınıza çıkar ya Atay… Selim Işık’ın karakterine gizlenen, iki ara bir derede kalmış ruh hallerini yüzümüze vurur. Yine de inanmak gerek başka bir dünyanın var olduğuna ve yürümek… İşte bu noktada Selim ve Canan’ın videosunda, ülkenin ruh-bedenine bürünen kadını aynı kümeye alıp, üzerinde düşünmeye başlıyorsunuz. Düşüne düşüne aklınızı karıştıran tüm soruları da sıralayıp cevap aramaya çalışıyorsunuz.

“Kimlik” erozyonuna uğramış onca kişi dolaşıyor şehrin, ülkenin her bir yanında… Güzel bir oyunun eşiğine salıncak kuruyoruz. Bir öne bir arkaya sallandıkça hızınız artıyor ve midenizi diyaframınıza yapıştığında oluşan bulantıyla kusmak istiyorsunuz. İşi oyuna vurmak bir derece ülke temayülünde (etki gücü) kaybolarak, rüzgâra kapılıp gitmenin ötesine götürüyor kişiyi…

Yeniden videoya dönersek, sanat müzesinden kitsch imgelere, internet chat sitelerinden pop müzik ve arabeske uzanan samimi ve gerçekçi bir hikâye izliyoruz.

Performans, video, animasyon, fotoğraf, minyatür, resim, müzik, yazı… Hepsi melez bir bileşkenin içinde, varlığınızın çatısını yerinden oynatarak, kafasını kuma gömenleri rüyalarından uyandırıyor. Dedik ya ekrandaki kadının kim olduğu önemli değildir: Hikayenin gerçekliği öylesine yüzümüze çarpar ki, her birimiz ona bir yerinden, kesinlikle, dâhil olabiliriz. Şu da apaçık bellidir ki: CANAN’ın ele aldığı temaları, işlerini özel olanı halka (kamusal alana) açtığı, kişisel olmanın “politik” hale getirmenin yolu olarak görüyor.

1960’larda feminist hareketin sloganı haline gelen “özel olan politiktir” argümanını yerinde kullanır. Can alıcı politik manevrasını: temsilin öznesi ve nesnesinin sınırlarını kararlı bir şekilde sorgulamak” olarak belirler.
Böylesi bir sanatçı ile karşı karşıya olduğunuzda, üzerinizdeki “ölü toprağına” talim ruh hallerinizden sıyrılıp, (dayatma)  politik söylem, vaaz ve ninni tınılarından arınmak için, cinsel özgürlüğün, ifade özgürlüğüyle ve militarizm karşıtlığıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini hatırlıyorsunuz.

Böylesi sağlam bir söylemin karşılığında ise kendinizle yüzleşmeden kaçamayacak durumda çıkıyorsunuz sergiden.

***

Yeniden videodayız:
Şu bir gerçek ki: internetin ‘Beyaz Atlı Prensleri’nin atlarının tek yapabildiği klavye tuşlarının tık tık’lamaları olan nal sesleridir ki, heyecan bittiğinde, daha doğrusu “gerçek” yüzleşmesinde sesten çok “sessizlik” vardır, iki insan arasında…

“Nasıl olsa döner dünya, bir yalan eksik, bir yalan fazla”, diyerek prens (yeniden) kurbağaya dönüşürken, kadın hezeyanıyla baş etmek zorundadır. Kurbağa başka bir yaprağa sıçrayıp, klavye imparatorluğuna dönerken, Pavlov’un Köpeği misali tıkanır kadın “çare” adı altındaki daracık odaya…

Son söz olarak, kusursuz bir itiraf hattını, “baş tacı” etmek için, şehre bir sergi geldi!

***

Akdeniz güneşi doğsun Pazar gününüze…