Herkese Aidim ve Kimseye Ait Değilim!..

Dilek Karaaziz Şener


Tarihte bilinen kanunlardan birisinin de “Zeytin Ağacı Koruma Kanunu” olduğunu biliyor muydunuz?
Tahminen M.Ö 640-559 yıllarında yaşadığı, Antik Yunan’da yaptığı reformlarla demokrasinin temelini attığı kabul edilen Atinalı Solon, kendi adıyla anılan ve tarihte bilinen en eski “anayasayı” yazmıştır. Yaptığı reformların başında, ticaret ve sanayinin gelişmesini sağlayarak, çiftçinin borçlarından dolayı ipotek altında mağdur olmasını engelledi.

Tüm bu bilgilere, istediğiniz anda, bilgisayarınızdan bir tık ile ulaşmak mümkün!

İnternet ortamındaki bilgi kirliliğini göz önüne alarak da -ki daha çok bu bilgi kirliliğini, özellikle gündem olaylarına fazladan atık karışması olarak görüyorum-, neye inanacağımızı bilemiyoruz şaşkınlığının üzerinize çöreklenen bulutlarını dağıtmak için de, doğru olanı bulabilmek adına, “anlık” zamandan çok daha fazlasının gerektiği gerçeğini, unutmamak gerekiyor. Bilgi edinmek sadece ‘okumak’ ve sonrasında da unutmak değildir. Bilgi edinmek bir “düşünce” eylemidir. Bataille’nin çok güzeldir, şu sözü: “Düşünce bir duvarın çimentoyla tutturulmuş tuğlasıdır. Bir felsefe asla bir ev değildir, bir şantiyedir…”

Durum böyleyken, sosyal medyanın imaj bombardımanın bilgiyi düşünceye evirmenin ötesinde bir “panik atak sendromu”nu tetikleyici “popülist” eğilimden ibaret olduğu gerçeğini, görmezden geliyoruz. Kısaca düşüncenin şantiyesinde olmaktansa, hazır-bilgi üzerine eğreti oturmak, günümüz insan modeline daha kolaycı bir zemin hazırlıyor. Tüm bu düşüncelere başlık altında başlık, parantez içinde parantez açarak daha nice serzeniş dolu cümleler eklemek mümkün…

Uzun lafın kısası, zamanın “an” denilen parçacığa dönüşebildiği ve bilginin bu derece kolaylıkla yayıldığı post-modern dünya çehresinde, hem insanın insana hem de insanın doğaya yaptığı zulümün biteceğini düşünerek, tuhaf hayalî bir okyanusta yüzdüğümü anladım, yine…

Solon Kanunları’nın, daha doğrusu, demokratik ve hümanist ve de “sınıflara girmeyi doğuşa değil de maddi varlığa bağlayan” bir kadim kişiliğin peşinden gitmek, onun toplum sınıflarındaki her şeyin doğaya bağlı, insan yaşamına dayalı olduğunu düşünerek, kendi kendime, yalan bir dünyanın içinde yaşadığımı unutarak yol aldığımı anlamam zor olmadı.

İşte gerçek ortada: İnsanın insana ve insanın doğaya yaptığı zulüm!

Manisa’nın Soma İlçesi Yırca Mahallesi’nde, 16 gündür köylüler, Zeytin Ağaçları’nın kesilmemesi için nöbet tutuyorlar.

Evet, gerçek kahramanlar, bizler uyurken, kahvaltı sofralarımıza koyduğumuz her bir zeytin tanesi için ağaçlara sarılıp beklediler.

Dozerlerin savunmazsız ağaçlara karşı yıkımına karşı duran bir küçücük insan topluluğunun gösterdiği kararlılık, direniş ve mücadeleci ruhun karşısında insanın gözleri doluyor. İçiniz yüreğinize kadar çekilerek orada bir ateş parçasına dönüşüyor. Beyniniz tüm bu olan biten ve adının “rant” konulduğu süreç içinde uyuşarak, düşüncelerinizin önüne geçiyor. Kapitalist totemin karşısında “emeğini korumak” amacıyla direnen bir avuç insanın “yaşam kanunu” ise sadece ve sadece doğayı ayakta tutmak!

Hâlbuki kentin efendilerinin adaleti ve istemi: yükselen beton yığınlarıyla, iktidarın imgelerini inşa etmek! 
Nöbet tutan köylülere yemek götüren mahalleli, dozerlerin ait olduğu şirketin güvenlik görevlileri tarafından engellendi.

Tartaklandı, yaralandı!

Sonuç mu? Zeytin Ağaçları, “rant zincirleri” tarafından kelepçelenip, tutuklandı;  “anlık” kararla “ölüm fermanlar”ı imzalandı. Doğaya zülüm yapmak, bir “tık” kadar kolay ve anlık, öyle değil mi?

Yine sonuç: “açgözlülük” denilen illet, Zeytin Ağaçları’nı kökünden kazır, yerine kendi kült ikonlarını koyarak, insanın doğa ile olan bağlarını asimile eder.

***

Sözü bize bağlayalım mı?

Kıbrıs’a?

Hadi biraz daha spesifik bir alanda, sözle yüzmeye başlayalım ve gelelim bizim memlekete; Kuzey Kıbrıs’a!
“Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır; daha ağır olanlar ise onu parçalayıp geçer.” sözüyle meşhur Solon’un bizim memlekette yaşayıp, yaşamadığına dair bir fikre sahip değilim.

Çok da sorun değil;  Antik Yunan’ın demokrasi neferinin bizlerden olup olmadığı… Çünkü böylesi kişiliklerin tarihte yaptığı her şey, yüzyıllarca hatırlanır ve evrensel ölçekte kabul görür. Ters köşe yapıp, gerçekçi olmak gerekirse, bazıları ise kabul görmekten öteye itilir ve de unutulur, gider.

***

Önceki yıl Moldova’da bir sanat atölyesi çalıştayına katılmıştım. Şehrin yüzleri zamana yenilmiş ve fakat yenilenmemiş binaları arasındaki Ihlamur ve Ceviz Ağaçları’na karşı hayranlığımı ve kıskançlığımı her defasında dile getiririm. Asırlık ağaçların arasında gezinirken bu ülkede yaşayan insanların kişi başı gelirini de öğrendikten sonra -ki yıllık 3,083 dolar- ve dahası doktorların bile aylık 50 dolara çalıştıklarını gerçeğini hayret mimikleriyle süsledikten sonra, o ülkenin ağaçlarını ve ağaçlarına gösterdikleri saygıyı daha çok sevdim.

Çünkü Moldova’da ağaç kesmek yasak!

Solon Kanunları’nı biliyorlar mı, diye düşündüğümü anımsıyorum.

Moldova’yı geçelim, bizlerin bilmediği kesin!

1974 sonrası sürecin yarattığı “ganimet kültürü”nün bir şehir efsanesi olmadığını, Lefkoşa’dan çıkıp, Boğaz’ı geçip, Girne’yi karşınıza aldığınızda apaçık görebiliyorsunuz.

Değişen çok şey oldu, önce ağaçlar gitti; sonrasında, yerleri yüksek binalarla dolduruldu. Şehrin adaleti değişirken, değişmeyen tek şey suskunluk oldu. Sessizlik. Bir bakıma istenen “iktidar ideolojisi”nin işbirlikçileri olarak tarihin sahnesindeki sıfatımızı, yani “ganimet kültürü” kimliğimizi zaman içinde benimsedik, içselleştirdik.

Yırca Köyü’nün insanlarının çığlıkları tokat gibi yüzümüze çarpmalıydı. Belki de çarpmıştır da, bilemiyorum.
Gerçek şu ki, şu ya da bu şekilde 1974 sonrası süreçte herkes yeni kimliğinin verdiği itici gücün etkisinde hırslarını, istemlerini devlet çarklarının kusursuz işlemesi ve her şeyin tıkırında gitmesi adına seferber etti. Azınlıkta kalan bir avuç insanımız ise gelenek ve göreneklerine sahip çıkmak adına, kolektif belleğimizi korumaya çalıştı. Çalışmaya da devam ediyor.

Her bir “popülist” kendi ipini kendi çekti. Bindiği dalı kesti.

Tüm bunlar suçlamak mı? Bence kısacık düşünce zinciri… Bir düşünce, bir başkasının düşüncesini temel alır ve yapılandırır. Burada ise hırs eylemlerinin sonucu karşımda duran memleket manzarasına karşı düşünce bulutları, tıpkı bir Akdeniz gökyüzü resmi gibi, kabardıkça kabarmakta içimde…

Hangimiz içimize sinen böylesi bir işbirlikçi sessizliği bitirmeye ve oturduğumuz post-modern lüks villalarımızdan çıkıp sesimizi çıkarmaya hazırız?

Hissizlik/ler, sıcacık havuzlarda yüzerken, şöminelerin karşısında dinlenirken, lüks otellerin yemek masalarında memleketi kurtarırken mi, dinecek ve içimizden çekilecek? Veya tüm bu “şölen” içinde kimin aklına gelir ki: “Acaba Zeytin Ağaçlarımızı geleceğe taşıyabilecek miyiz?” sorusu!

Ağaçlar toprağa tutunarak tarihe meydan okurlar, peki, ya insanlar?!

“Varoluş” kavgasında, mücadelesinde, direnişinde der ki,  Zeytin Ağacı:
“Herkese aidim ve kimseye ait değilim… Siz gelmeden önce buradaydım; siz gittikten sonra da burada olacağım."

Gerçekten de öyle mi?!