Haremağası’nın gözünden…

Tayfun Çağra

“Bir daha görüşemeyeceklerinden ve bir fısıltı çıkmayacağından emin olmak için, o genç irisi ayı gibi Türk’ü boğduruverdim. Osmanlı Sarayı’nda bir Türk’ün hesabını kim sorardı ki? Sarayın ileri gelenleri, vezirleri ve üst görevlileri ya Sırp, ya Hırvat, ya Rum, ya Macar, ya Çerkez, ya İtalyan ya da benim gibi Afrikalılardı. Bir Türk’ün imparatorlukta büyük görevlere getirilmesi şaşkınlık uyandıracak bir gelişme olurdu. Osmanlı sarayının gelmiş geçmiş en büyük veziri, on sekiz yaşına kadar Ortodoks Kilisesi’nde ilahi söylemiş olan Sırp Bayo Sokoloviç’ti. Bir delikanlı iken getirildiği İstanbul’da yükselmesini bilmiş, yıllarca imparatorluğu elinde tutmuş, üç büyük padişaha sadrazamlık yapmıştı.”

Zülfü Livaneli’nin ‘Engereğin Gözü’ kitabından alınmış bu paragraf, Sarayın Haremağasının ağzından alınmıştır.

Daha doğrusu kitabın tümü aynı haremağasının ağzından anlatılıyor.

Afrika’dan küçük yaşta getirilmiş, erkeklik organları kesilmiş, Harem’e yerleştirilmiş diğer haremağaları gibi…

Osmanlı sarayını anlatıyor ve iktidar savaşlarını, padişah olanların diğer erkek kardeşlerini nasıl boğdurduğunu, öldürdüğünü, padişah annelerinin nasıl kendi oğulları arasında tercihler yaptıklarını, birini padişah yapmak için diğerlerini ortadan nasıl kaldırdıklarını kitapta sarayın içinden biri olarak anlatıyor harem ağası…

Yukarıya aldığım paragraf da aslında Osmanlı sarayının yöneticilerinin padişah dahil, yabancı kökenli olduklarını anlatıyor. Şimdilerde Osmanlı ile övünülen, imparatorluk günlerine geri dönülmesine yönelik politikalar izlenilen, Osmanlı kültürünü, yaşam tarzını ve padişah/halife yönetimini geri getirmeye yönelik yapılan uygulamalara baktığımızda bu kitabın anlattıklarına bir göz atmakta yarar var.

Bu bilgileri önceleri de televizyondaki örneğin ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinde de öğreniyoruz… Gerçi bu kitap o diziden de önce yazılmış ama televizyon daha yaygın, herkesin ulaşabileceği, izleyebileceği, kolay tüketilebilen bir iletişim aracı olduğu için kitaptaki bilgilerin öğrenilmesi TV ile mümkün olabiliyor…

Şimdilerde herkes biliyor;

Padişah eşleri, sultanlar hep başka başka yerlerden saraya getirilmişler. Rus, Rum, Yahudi, Macar, İtalyan, Sırp, Hırvat gibi… Dolayısıyla da padişahların hepsi Türk değil başka başka yerlerden gelen kadınların çocukları oluyor ki, Osmanlı denince büyük Türk soyuyla gurur duyulurken aslında saraydaki kimsenin Türk soyundan olmadığı anlaşılabiliyor.

Baksanıza harem ağası “Osmanlı sarayında bir Türk’ün hesabını kim sorardı ki!” darken köle olarak saraya gelen kendisinin bile haremdeki sevdiği kadının o Türk’le birlikte olmasını hazmedememiş ve onu öldürmek için kendinde hak ve rahatlık görmüş. Nasıl olsa kimse arayıp sormaz diye…

Saraydaki Türklerin durumu bu iken, aslında Saray’ın gerçek sahipleri Türkler dışında başka milletler iken, saltanatı onlar sürerken, imparatorluk zamanında dünyanın dörtte birinin sahibi Osmanlı adı altında başkaları iken şimdilerde eskilere dönüşte arananın ne olduğunu merak ediyorum.

Kitabın bir yerinde de bir sebeple Padişah’ın tütün ve içkiyi yasak ettiği yazılıyor… Öyle bir yasak ki o dönemin bostancıları gizlice evlerin damlarına çıkar, bacaları koklarlar ve içeride tütün veya içki içilip içilmediğini anlarlarmış. Koku geliyorsa evi basar ve evin erkeklerini kapı önünde hemen idam ederlermiş.

Özlenen Osmanlı’nın yönetim anlayışı, insana bakışı…

Peki kitap kurgu mu, yani hayal ürünü mü?

Hayır, olaylar, isimler biraz değişime uğramış olsa bile anlatılanlar doğru.

 


Bakalım, görelim…

Kamuda 13. maaşları ödediler ya… Çok mutlular… Önemli bir iş başardılar… Gittiler, parayı aldılar, geldiler. Ankara’dan da müjde verdiler; “13. maaşlar ödeniyor.” Hem de müjde TC Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın ağzından geldi. Saner, Arıklı ve Ataoğlu, Oktay’ın yanında babalarından harçlık alan çocuklar gibi sevinçlilerdi. Zaten verilmesi gereken bir para olması onlar için önemli değildi. Onlar gidip almışlardı ya!... Onların yanında açıklanmıştı ya… Becermişler gibi bir havaları olmuştu ya!.. Onlar için yeterliydi.

Bazı sektörlerde bir de işveren ve çalışan için küçücük de olsa bir katkı sağlanmıştı bu 9 aylık pandemi sürecinde… Daha ne!

Kapılarını açamayan esnaf ne yapsındı! Kapılarını açsa bile siftah yapamayan, eve iki kuruş götüremeyen, kirasını ödeyemeyen, faturaları biriken, bankadaki kredisini ödeyemeyenler bir yolunu bulsunlar artık… Onları da düşünecek halleri yok ya!

Bakın işte, Ankara’ya gittiler, 13. maaşları aldılar geldiler, artık esnaf da bu 13. maaşlardan bir şeyler düşerse onlar da idare etsinler… Allah kerim! Bakalım.


Acil Durum Hastanesi noldu?

Geçen hafta Sağlık Bakanı Ali Pilli, acil durum hastanesine birkaç gün içinde hasta yatışının başlayacağını duyurmuştu. Aradan bir hafta geçti ama hasta henüz yatmadı. Oysa ki bildiğiniz gibi 15 Kasım’da ta Ankara’dan gelen en üst düzey protokolle açılmıştı hastane ama içeride ne bir hasta, ne de bir sağlık personeli vardı. Onun üzerinden de 1.5 ay geçti. Açılan hastane halâ boş. Personeli hazırlandı mı, açıldıktan sonra beklenen elektrik projesi yapıldı mı bilinmiyor. Arıklı Elektrik Mühendisleri Odası’nı suçladı, EMO biten hastane binasına sonradan elektrik projesi yapılamayacağını söyledi. Bu durumda Hastaneye hasta girerse projesi olmayan elektrik sisteminin güvencesini kim verecek?