Haksızlığa, adaletsizliğe karşı susmak doğru değildir

Serhat İncirli

Propaganda gerçekten çok ciddi bir iştir!
Reklam ve halkla ilişkilerle de sık sık karıştırılır ama “propaganda”, “siyasetin” bir parçasıdır ve hedef; seçmeni ikna etme veya seçmene bir şey anlatma yerine,  o seçmeni kandırma ve kafasını karıştırmadır…

-*-*-

Propagandaya son günlerdeki en çarpıcı örnek, Recep Tayyip Erdoğan’ın Eskişehir kentindeki bir konuşması sırasında yaşandı…
Erdoğan kürsüde konuşurken, çok tatlı bir minik çocuk o kürsüye doğru yürüdü; Erdoğan da kürsünün altından bir oyuncak çıkarıp çocuğa verdi ve çocuk geri giderken de, Erdoğan’ın yüzündeki gülümseme, anında kameralara yansıdı.

-*-*-

Ve o fotoğraf, ne kadar Erdoğan yanlısı sosyal medya kullanıcısı ya da troll varsa, hepsinin hesaplarında yayınlanıp, beğeniye ve paylaşıma boğuldu!

-*-*-

Erdoğan’ın makam araçları ve koruma araçları arkasında oyuncak taşıdığı, seçim otobüsünde çay paketi bulundurduğu daha önceden bilinen bir şey…
Ama kürsünün altında bir adet oyunca tutmak; pek alışılmış bir şey değil!

-*-*-

Doğrusu bayıldım!
Siyasal iletişim, halkla ilişkiler, reklamcılık veya siyaset – medya – toplum ilişkileri ile alakalı derslerde mutlaka okutulması gereken bir “propaganda” örneği!

-*-*-

Evet, son günlerde “Saner ailesinin yaşadıkları”, “çok özeldir” elbette… 
Ancak, bütün bunları yaşayan bir aileyle ilgili olarak, medyaya yapılan açıklamalarda “mutlu aile fotoğrafı” yayınlamak; “o oyuncak oraya nasıl girdi?” sorusuna verilecek en doğru açıklamayla bile anlatılamaz.
Toplumu aptal yerine koymanın ötesinde bir tavırdır ve gereksizdir.

-*-*-

Ersan Saner, bu ülkedeki yetişkin ya da ergen her erkeğin hatta kadının yapabileceği bir hatayı yapmıştır…
Bana göre yapacağı tek açıklama, “özür dilerim, istifa ediyorum”dur…
Toplum, kesinlikle birey olarak kendisini affeder, bundan eminim ama siyasette “af” var mıdır?
Hele bizim siyasetimizde!
Sanmam!

-*-*-

Saner ve temsil ettiği kitlenin tamamına yakını, yıllardır birçok insana “yargısız” bir şekilde “infaz” uygulamıyor mu?
Birçok konuda hem de!
Saner, ya da arkadaşları, bir tek gün, buna benzer yargısız infazla dolu ve de son derece kişilik haklarına saldırıcı “infaz”a en küçük bir tepki gösterdiler mi?

-*-*-

Evet toplum, kendi toplumuna sahip çıkmayıp; sırf iktidar uğruna, yıllardır yalakalığın zirvesine çıkmış ve başlarına mıçmış insanların da bir gün sırasının gelebileceğini artık gayet iyi anlamıştır…

-*-*-

Toplum, yalakalığa ve biata bağlı iktidar koltuklarında oturmak için, en yakın dostlarının gözünün yaşına bakmayanları; onların işsiz, barksız kalmalarına yardımcı olanları ve hala o insanlara yalakalık yapmak için çırpınanları bir bir ayıklamayı başarırsa sağlam ve kalıcı bir toplum olur…
Doğru olan “ayıklamak”tır… 
Ancak toplum ayıklayamasa bile, yalakaların da yalakalıklarının da veya sessiz duruşun da elbette bir sonu vardır!

-*-*-

Çok ünlü bir olaydır… 
Defalarca yazılmıştır ama hatırlatmakta fayda vardır…

-*-*-

1892 doğumlu Martin Niemöller, Birinci Dünya Savaşında Alman ordusunda subaydır…  Savaş bittikten sonra, ilahiyat eğitimi alır ve din adamı olur… 
1933 yılında Naziler iktidara gelir ve Niemöller, çok mutludur, bu olayı sevinçle karşılar… 
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra geçen yaklaşık 15 yıllık dönemi “karanlık yıllar” olarak niteler…
Protestan din adamı Niemöller, “Denizaltı Gemisinden Papaz Kürsüsüne” adlı kitabı 1933’te yayınlanır ve satış rekorları kırar… 

-*-*-

Aradan çok geçmez, Nazilerin dini tam anlamıyla kontrol etme niyetleri açıkça ortaya çıkar…  Hitler, Protestan Kilisesi’ni kabul etmez, tam egemenliği altına alır…
Naziler, “Milli Alman Kilisesi” tasarlar ve buna göre, “… Milli kilise kurulduğu gün Hıristiyan haçı bütün kiliselerden ve katedrallerden kaldırılacak... Onun yerine tek yenilmez sembol olan gamalı haç konulacaktır.”
Papaz Niemöller, haliyle buna karşı çıkar… 

-*-*-

1937 yılı Temmuz ayında ilk kez tutuklanır… 
7 ay hapis yatır… 
Serbest bırakılır ancak serbest bırakıldığı mahkemeden çıkarken, kapıda Gestapo tarafından tekrar tutuklanır… 
Toplama kampına sürülür. 
İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaklaşık 7 yıl iki farklı toplama kampında kalır ve savaş bitimiyle birlikte,  yani 1945’te, Müttefik kuvvetlerine bağlı askerler tarafından kurtarılır… 
Şu sözleriyle tarihe geçer:
“Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkartmadım; çünkü ben sosyalist değildim.
Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim.
Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim.
Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
(Niemöller 1984 yılında, 92 yaşında ölür…)

-*-*-

Unutmayın, haksızlığa, adaletsizliğe karşı susmak doğru değildir… 
Çünkü sustukça, sıranın size geleceği, ispatlanmış bir gerçektir… 
Ve artık net kararınızı verin; bu toplumun bilgili, kültürlü, temiz siyasetçilere ve tertemiz siyasete ihtiyacı vardır…
Ve seçmen olarak, hesap veremeyecek olanları seçmemek, en birincil görevimiz olmalıdır.


Gidişata baktım; ekonomik, siyasi, kültürel falan… Tam bir çöküntü… Mutlak tükeniş… Birden, 1992 yılı yapımı “The Last of the Mohicans” filmi aklıma geldi… Oturdum, izleyemedim, dayanamadım… İnsan, kendi sonunun da böyle olacağını düşündükçe, dayanamıyor…