“Hakkı Abdurazak’ın olağanüstü öyküsü...” (2)

Sevgül Uludağ

Avustralya’dan değerli arkadaşımız, akademisyen, araştırmacı yazar ve grafik sanatçısı Konstantinos Emmanuelle’in kaleme aldığı Hakkı Abdurazak’ın öyküsünü okurlarımız için derleyip özetle Türkçeleştirdik.

Konstantinos Emmanuelle devamla şöyle yazıyor:

***  1950 yılında Hakkı Bey, bir eş bulma konusuna ilgi duyduğunu ifade etmeye başlamıştı. Artık 25 yaşındaydı ve açmış olduğu berber dükkanı da başarılıydı. Tanıdığı birkaç kişiye evlenme niyetinden bahsetmişti, bunlar arasında ustası İsmail Bey’in eşi Suzan Hanım da vardı... O da Hakkı’ya, “Benim Sevil’e ne dersin?” demişti – o günlerde 16 yaşında olan kızı Sevil’den söz etmekteydi... Hakkı, derhal buna onay vermişti. Son 14 seneden beridir Sevil’in çocukluğundan başlayarak güzel genç bir hanım oluşuna kadar onu izlemişti.

***  Sevil, 26 Temmuz 1934’te dünyaya gelmişti, beş çocuktan biriydi ailede. Lefkoşa’daki Amerikan Akademisi’ne gitmiş ve orada üç sene boyunca İngilizce öğrenmiş, sonra da yerli bir Kıbrıslırum terzi yanında dikiş öğrenmeye gönderilmişti. “Tek başımıza dışarıya çıkmakta ya da istediğimiz yere gitmekte serbest değildik” diye anlatıyor... “Her zaman yanımızda biri olurdu. Okula giderken dahi, annem beni okula kadar yürüyerek götürürdü. Benim için utandırıcı birşeydi bu... Tam arkamdan yürüyor ve sesleniyordu: “Dikkatli ol Sevil. Kimseye bakma Sevil. Kimseyle konuşma...” diye... Ben de çok utanıyordum bundan...”

***  Sevil’in annesi iki yaşında öksüz kalmıştı ve akrabaların yanında evden eve taşınmak onu aşırı korumacı bir insana dönüştürmüştü... “Sevgisini gösteren bir insan değildi” diye anlatıyor Sevil... “Belki de modu, o zorlu yetişme koşullarından ötürü etkilenmişti...” Sevil’in babası ve Hakkı’nın annesi bu evliliğe onay verince, genç çift, resmi olarak evlenmek istediklerini ilan edebilmişlerdi. Berber İsmail yani Hakkı’nın eski ustası, onun kaynatası olacaktı...

***  Hakkı ve Sevil, 26 Mart 1950’de evlendiler. Sevil, anne-babasının evinde büyük avluda düğün kutlamasının yapıldığını hatırlıyor... Annesi, üç büyük biçki masasını kullanarak tüm misafirler için yemekleri sıra sıra dizmişti... Pek çok akraba ve arkadaşlar davetliydi, buna Rum ve Ermeni komşuları da dahildi... Evlendikten sonra Hakkı Bey ve Sevil Hanım, Lefkoşa’nın Neaboli semtinde (Yenişehir) bir ev satın almayı beklerken, ne yazık ki ev, nakit olarak ödeme yapabilen bir başkasına satılmıştı.

***  Buna çok bozulan Hakkı Bey, o anda Avustralya’ya gitmeye, kısa sürede orada çok para kazanmaya karar vermişti... Çok fakir bir aileden gelen Hakkı Bey, eşinin ve doğacak evlatlarının aynı zorlukları yaşamasını, kendisininki gibi yoksunluklarla dolu bir hayat geçirmesini istemiyordu... Avustralya ona çağırıyordu ve mali sorunlarına çözüm getirmeyi vadediyordu. Planı Lefkoşa’da yeni bir ev alacak kadar para biriktirip beş sene çalıştıktan sonra geri dönmekti. Berber dükkanını Defteralı adlı popüler bir futbolcuya sattı, 150 lira karşılığında... Bu parayı da Avustralya bileti için kullandı.

***  30 Ocak 1951’de Hakkı Bey, Leymosun limanında bir Yunan gemisine bindi – bu gemi onu Avustralya’ya götürecekti. Hatırında kaldığı kadarıyla bu geminin adı Jennie ya da Gennie idi... Bir kargo gemisiydi bu ve ön kısmı değiştirilerek mülteci müşteriler için rezerve edilmişti. Mürettebatın tümü de Yunan’dı ve Hakkı Bey Rumca bildiği için onlarla sohbet edebiliyordu. Yolculuk 37 gün sürdü ve 7 Mart 1951’de Melburn’a vardı... Cebinde 50 lira vardı ki bu diğer göçmenlerin cebindeki paraya kıyasla, küçük bir servet sayılırdı...

***  Hakkı şanslıydı ki Melburn’da birkaç arkadaşı vardı ve onlar kendisine yerleşmesi için yardımcı oldular. Bir Kıbrıslıtürk tanıdığıyla Richmond’da bir odayı paylaşıyordu, her biri kira olarak haftada iki lira ve 10 peni ödüyordu. Ancak duş almaları gerektiğinde, Swanston Sokağı’ndaki “Şehir Banyoları”na kadar yürümek zorundaydılar çünkü kaldıkları evde sıcak su yoktu. Hakkı Bey neredeyse varır varmaz iş buldu ama berber olarak değil – Port Melburn’da General Motors Holden’de iş bulmuştu. Hemen hemen hiç İngilizce bilmiyordu, üretim hattında çalışarak haftada sekiz lira kazanıyordu.

***  Hakkı Bey boş zamanlarını öteki Kıbrıslıtürk göçmenlerle birlikte Melburn’da Rumlar’ın sahibi oldukları çeşitli kulüpleri ve kafeleri ziyaret etmekteydi. 1950’li yıllarda Avustralya’da pek az Kıbrıslıtürk vardı ve böylece Hakkı Bey ve arkadaşları, Kıbrıslırum göçmenlerle serbestçe kaynaşıyorlar, sohbet ediyorlar ve birlikte Melburn’u keşfe çıkıyorlardı. Hakkı Bey’in eşi Sevil Melburn’a Korsika gemisiyle 4 Şubat 1952’de geldi. Neredeyse bir yıl ayrı kalmışlar ama artık bir araya gelmişlerdi, bir diğer göçmen çift olan Mehmet ve Cemaliye’yle birlikte Richmond’da kalacak bir yer kiralamışlardı. Ne yazık ki evde gaz yoktu ve zavallı kiracılar yemek pişirmek ya da yıkanmak için su kaynatmak istediklerinde, dışarıda odun yakıp bunun üstünde su kaynatmak zorundaydılar.

***  Sevil, Avustralya’daki yeni evine yerleşmek için mücadele ediyordu... “Gelmek istemiyordum” diye anlattı bana, “aslına bakarsanız, gerçekten gelmek istememiştim. Richmond’daki o küçük kiralık odamızda o kadar üzgündüm ki... Hakkı, sabah saat 6.30’da işe gidiyordu ve gece geç saat geri dönüyordu. Evde tek başıma kalıyordum. Kimseyi tanımıyordum. O günlerde bu durum benim için çok zordu...”

***  1952 yılının Aralık ayında, Hakkı Bey ve Sevil Hanım, ilk çocuklarının doğumunu kutladılar – bir kızları olmuştu, ona Suzan (Sue) adını vermişlerdi. Ertesi sene Hakkı Bey artık Port Melburn’da bir ev satın alacak kadar para biriktirmişti. Ev 2,500 liraydı ve hem gazı, hem de sıcak suyu vardı... General Motors Holden’de çalışıyor olsa da, Hakkı Bey’in ilk arabası ikinci el bir Triumph Mayflower idi – bunu 1957’de satın alacaktı. Aynı sene Abdurazak ailesi Port Melburn’daki evlerini satarak Keon Park’ın kuzey varoşlarında yeni bir eve taşınacaklardı. Üç sene sonra ise Mart 1960’ta, oğlucukları Serhat dünyaya gelecekti.

***  Oğlu doğmadan önce Hakkı Bey, General Motors’dan ayrılarak kendisine bir kamyon satın almaya karar vermişti. Melburn’daki inşaat endüstrisi o günlerde yükselişteydi ve Hakkı Bey de düzenli ve iyi para getiren bir iş arayışına girişecek kadar akıllıydı. Taşeron olarak çalışıyordu ağırlıkla ve Melburn’un çeşitli inşaat alanlarına toprak taşıyordu kamyonuyla... Çok geçmeden başka göçmenler de bu tip kamyonlar satın alacaklar ve böylece işler azalacaktı...

***  1959 yılında Hakkı Bey saatte 30 lira kazanıyordu, iki sene sonra ise saate bir lira kazanabiliyordu. 1961 yılında kamyonunu satarak yerel bir dökümhanede forklift operatörü olarak çalışmaya karar verdi. Hakkı Bey, bir kez daha saç kesme konforunun çok ötesinde yeni beceriler öğrenme yeteneğini kanıtlayacaktı. Yeni koşullara uyarlanma ve adapte olma yeteneği gerçekten başdöndürücü ve takdir edilmesi gereken birşeydi...

***  1963 yılının sonlarına doğru Sevil, babası İsmail’den bir mektup aldı: Lefkoşa’da Neaboli semtinde (Yenişehir) onlar için yeni bir ev yaptırmış olduğunu yazıyordu babası mektupta...  Bu davetin yanısıra eski hayatlarını hatırladıkları için de, Hakkı ve Sevil Melburn’daki evlerini ve arabalarını satarak Kıbrıs’a kesin dönüş yapma kararı vermişlerdi. Ancak kaderlerinde başka şey vardı – tam da Avustralya’dan ayrılmadan önce Kıbrıs’tan bir aile dostları Hakkı’yla temasa geçerek ona olduğu yerde kalmasını salık verdi çünkü adadaki siyasi durum dengesizleşmiş ve çok tehlikeli hale gelmişti...

***  Herşeyi satmışlardı, böylece Hakkı ve Sevil, Londra’ya gitmeye karar verdiler – Sevil’in orada yaşayan iki kızkardeşi vardı zaten. Böylece Aralık 1963’te Kuzey Londra’da Newington Green bölgesine yerleştiler. Hakkı Bey meşhur Green Lanes Caddesi’nde kendine bir berber dükkanı satın alacaktı. Aile ise dükkanın üstünde kalacaktı... Son saç kesişinin üstünden tam 12 sene geçmişti ancak yetenekleri hiç de kaybolup gitmemişti. Ve aslına bakılacak olursa Londra’da bir berber olmanın ötesinde bir saç stilisti olmayı öğrenecekti...

***  Newington Green’de hayat, Hakkı’nın çocukları için hiç de sakin değildi. 12 yaşındaki kızı Suzan, okuldaki diğer kızlar tarafından sürekli incitiliyor ve onun öğle yemeği parasını çalıyorlardı... Abdurazak ailesi, Green Lanes’de ancak üç sene dayanabildi... 1967 yılında gerisin geri Melburn’a döneceklerdi... 1971 yılında Hakkı Bey, Thornbury varoşlarındaki High Street’te bir berber dükkanı açmaya karar verdi... İlerleyen yıllarda pek çok saç kesme yarışmasına girip bunları kazandı... Kazandığı ödülleri berber dükkanının vitrininde sergiliyordu, bu da ona pek çok yeni müşteri kazandırıyordu... Londra’dan getirmiş olduğu becerileri ve yetenekleri de, profesyonel bir saç stilisti olarak ününü arttırmıştı.

***  Ne yazık ki 1980 yılında Hakkı Bey “glokom” denen bir göz hastalığına yakalandı ve işini satmak zorunda kaldı. Göz ameliyati başarılı olsa dahi, 55 yaşında emekliye ayrılma kararı aldı. Onlarca yıldan bu yana emekliliğinin tadını çıkarıyor... Eşini pek çok yurtdışı gezilerine götürdü, çocuklarının büyüyüp evlenmesine ve kendi çocuklarının olmasına tanık oldu. Hakkı Bey ve Sevil Hanım’ın dört torunu ve dört de torun çocuğu var... Hakkı Bey, onlarla röportaj yaptığım 2018 yılında vaktinin çoğunun Sevil Hanım’la evde ya da bahçesinde geçiriyordu... Haftada iki kez de yakınlardaki Lalor’daki yerli kulübüne gidiyordu...

***  Ben Hakkı Bey ve Sevil Hanım’a, beni evlerine davet ederek hayat öykülerini kayda almama izin verdikleri için çok teşekkür ederim. Ayrıca evlatları Suzan Osman ve Serhat Abdurazak’a da tüm destekleri için çok teşekkür ederim. Beni Hakkı Abdurazak ile tanıştıran Ahmet Polat ve Sermen Erdoğan’a da çok teşekkürler. Lalor’daki Kıbrıslıtürk kulübünde pek çok yeni arkadaş edinmekten mutluyum ve oraya devam eden üyelerle fantastik sohbetleri iple çekiyorum...

(Konstantinos Emmanuelle’in bize verdiği bilgiye göre, Hakkı Bey, üç yıl önce vefat etmiş... Ailesinin acısını paylaşıyoruz... – S.U.)

(TALES OF CYPRUS’tan Konstantinos Emmanuelle’in yazısını özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).


Hakkı Bey, Sevil Hanım'ın ailesiyle...


Hakkı Bey'in ailesi, Balabayıs ziyaretinde...