BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs ziyareti, büyük ölçüde beklenildiği gibi sonuçlandı. Taraflar arasındaki diyaloğun sürdürülmesi yönünde irade teyit edilirken, Genel Sekreterin görev süresi dolmadan gayriresmî 5+1 formatında yeni bir toplantı düzenlenmesi konusunda da mutabakata varıldı. Guterres taraflara ayrıca güven yaratıcı önlemler, metodoloji ve öze dönük başlıklarda ilerleme kaydetmeleri telkininde de bulunarak yeterli hazırlık olmadan bir toplantı çağrısı yapmayacağını da vurguladı.
Uzun süredir durağan seyreden süreç açısından bunun olumlu bir gelişme olduğunun altını çizmemiz lazım. Düzenlenecek toplantının gündemi ve içeriği kadar diyalog kanallarını açık tutması ve kapsamlı çözüm perspektifinin tamamen gündemden düşmemesi de önemli.
Şimdi doğal olarak gözler sonbahara kadar yürütülecek diplomatik hazırlıklara ve güven yaratıcı önlemlere çevrilecek. Tarafların pozisyonları ve toplantının gerçekleşme olasılığı tartışılacak.
Ancak bu hazırlık sürecinin yalnızca hangi güven yaratıcı önlemlerin hayata geçirileceği veya müzakere pozisyonlarının yeniden ifade edildiği ve sadece kapsamlı çözüme odaklanan bir dönem yerine değişen uluslararası ve bölgesel jeopolitik ortamın Kıbrıs’ta çözüm ortamının oluşmasına nasıl yansıması gerektiğine dair yeni fikirlerin de tartışılacağı daha geniş bir düşünme ve hazırlık süreci olarak kurgulanması gerektiğine inanıyorum.
Crans-Montana'nın üzerinden neredeyse on yıl geçti. Bu süre içinde uluslararası sistem köklü biçimde dönüştü. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa'nın güvenlik mimarisini yeniden şekillendirdi. İran Savaşı ve öncesinde Suriye’de oluşan yeni denge ile ABD’nin bölgeye dönük planları Doğu Akdeniz'i yeniden küresel rekabetin merkezlerinden biri hâline getirdi.
Avrupa Birliği, savunma kapasitesini güçlendirmeye ve bu bağlamda Türkiye ile ilişkilerini normalleştirme arayışına yönelirken, enerji güvenliği, göç, kritik altyapılar ve ekonomik dayanıklılık gibi başlıklar güvenlik gündeminin ayrılmaz parçaları hâline geldi.
Dahası değişen jeopolitik, yalnızca uluslararası aktörlerin önceliklerini değil, dış sistemin işleyişini de önemli ölçüde dönüştürdü. Büyük güç rekabetinin yeniden belirginleşmesi, orta güçlerin yükselişi, ittifak ilişkilerindeki artan akışkanlık, uluslararası sistemde derinleşen stratejik belirsizlik ve güven bunalımı, diplomasi açısından ortaya çıkabilecek fırsat pencerelerini hem daha öngörülemez hem de daha kısa ömürlü hâle getirmiş durumda.
İşte böylesi bir uluslararası ortamda, bölgesel ve uluslararası aktörlerin çıkarlarının Kıbrıs'ta kalıcı bir çözüm ile hizalandığı anlar her zamankinden daha değerli, ancak aynı zamanda bu durumun daha geçici olması riski de daha yüksek.
Bu nedenle mesele yalnızca herkesin konuştuğu bir “fırsat penceresi”nin varlığı değil. Asıl soru, Kıbrıs'taki çözüm diplomasisinin bunu değerlendirebilecek kurumsal hazırlığa ve esnekliğe sahip olup olmadığı.
Bu soruya olumlu yanıt vermek, yani Kıbrıs’ta çözüm diplomasisinin araçlarının değişen uluslararası ortama aynı hızda uyum sağlayabildiğini söylemek oldukça zor.
Hâlâ temel varsayım, uygun siyasi koşullar oluştuğunda kapsamlı çözüm müzakerelerinin yeniden başlayacağı yönünde. O koşullar oluşmadığında ise süreç geçmişten de hatırlanacağı üzere ya donuyor ya da münferit güven artırıcı önlemler etrafında dönen, çoğu zaman sonuç üretmeyen tartışmalara sıkışıyor.
Yanlış anlaşılmasın: kapsamlı çözüm hedefinden ya da güven yaratıcı önlemlerden vazgeçilsin demiyorum. Zira BM Genel Sekreteri de yeni bir konferansı bu başlıklardaki ilerlemeye bağlamış durumda. Bilakis, bence yapılması gereken bir adım öteye geçerek kapsamlı çözüm hedefini korurken, o hedefe ulaşmak için kullanılan “güven yaratıcı önlemler” gibi diplomatik araç ve yaklaşımların günümüz jeopolitik gerçeklerine uyarlanması.
İlk bakışta bu yaklaşım, geçmişte farklı çevreler tarafından dile getirilen "adım adım çözüm" ya da "iş birliği modeli" önerilerini hatırlatabilir.
Ancak burada bahsettiğim ne kapsamlı çözümün yerine geçecek aşamalı bir çözüm modeli ne de nihai statü tartışmalarını ikincil plana iten kalıcı bir iş birliği çerçevesi. Daha ziyade, bu iki yaklaşım arasında konumlanan ve kapsamlı çözüm hedefini korurken, o hedefe giden süreçte ortak sorunların yönetimine odaklanan bir düşünsel çerçeve olarak işlevsel yönetişim (functional governance) yaklaşımı.
Uluslararası ilişkiler alanına önemli katkılarda bulunmuş teorisyen David Mitrany'nin büyük oranda geliştirdiği ve bir diğer önemli isim olan Ernst Haas’ın Avrupa entegrasyonu üzerine çalışmalarıyla ün kazanan işlevselci yaklaşımın yıllar içinde siyasi uzlaşmazlıkların çözümüne de uyarlandığı ve bu alanda önemli bir literatür ürettiğinin altını çizelim. [1]
Benzer biçimde, Amerikalı siyaset bilimci James Rosenau'nun governance without government (hükümetsiz yönetişim) yaklaşımının da ortak sorunların yönetiminin her zaman kapsamlı anayasal veya egemenlik temelli düzenlemeler gerektirmediğini ortaya koyarak bu düşüncenin “yönetişim” bacağına güçlü bir kuramsal katkı sunduğunu belirtelim. [2]
Elbette Kıbrıs, Avrupa bütünleşmesinin ortaya çıktığı tarihsel ve siyasal koşullarla birebir örtüşen bir örnek değil.
Hatırlayacak olursak İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Fransa ile Almanya, geçmişteki derin rekabet ve çatışmalarına rağmen, Kömür ve Çelik Topluluğu çatısı altında egemenliğin belirli alanlarını ortak yönetmeye başlaması, daha sonra Avrupa Birliği'ne evrilecek bütünleşme sürecinin başlangıcını oluşturmuştu.
Kıbrıs'ta ise tanınma ve temsiliyet gibi çok daha karmaşık ve çözümlenmemiş meseleler söz konusu.
Buna rağmen “işlevsel yönetişim” yaklaşımını, nihai çözümün kendisi olarak değil, ona giden süreci kolaylaştırabilecek bir adım olarak ele almak mümkün.
Örnek verecek olursak bugün enerji güvenliği, su yönetimi, çevre, halk sağlığı, afetlere hazırlık, düzensiz göç veya kritik altyapıların korunması gibi birçok konu fiilen ortak yönetim gerektiriyor. Ancak bu alanların önemli bir kısmı, daha en başında egemenlik ve statü tartışmalarının içine çekiliyor.
Bunu engellemek için ise diplomasinin artık yalnızca sonuçları müzakere etmeye değil, ortak sorunları yönetebilecek kurumsal kapasiteyi inşa etmeye de odaklanması gerekiyor.
Burada ilk adım olarak yukarıda belirtilen alanlarda açık görev ve yetkilere sahip, sınırlı fakat sürekli çalışacak işlevsel ortak yönetişim mekanizmalarının geliştirilmesi düşünülebilir.
Bu bağlamda yıllar içinde önemli bir deneyim kazanan ve kurumsal hafıza oluşturan iki toplumlu teknik komitelerin bu doğrultuda yeniden tasarlanması, yetki ve kapasite bakımından güçlendirilmesi ve daha işlevsel bir yapıya kavuşturulması önemli bir fırsat teşkil ediyor.
Genel Sekreter 3’lü görüşme sonrasında yaptığı açıklamada sorumluluğu iki tarafa yüklemiş olsa da burada Birleşmiş Milletler'e de önemli bir rol düşüyor. BM'nin görevi artık yalnızca tarafları yeniden aynı masa etrafında buluşturmakla sınırlı kalmamalı. BM, yeni uluslararası konjonktürün gereklilikleri doğrultusunda Kıbrıs’ta çözümü kolaylaştırmak adına mevcut teknik komitelerin güçlendirilmesi konusunda daha aktif ve yönlendirici bir rol üstlenebilmeli.
Üstelik böylesi bir dönüşüm için mevcut misyon çerçevesi de önemli bir esneklik sunuyor. Bilindiği üzere teknik komiteler tarafların kendi iradeleriyle oluşturulmuş mekanizmalar; BM’nin kolaylaştırıcı ve danışmanlık rolü de uzun süredir bu alanda varlığını sürdürüyor. Güvenlik Konseyi’nin son dönemdeki kararları da komitelerin siyasi engellerden arındırılarak güçlendirilmesini, daha etkin biçimde çalışmasını ve İyi Niyet Misyonu’nun bu yöndeki tavsiyelerinin dikkate alınmasını açıkça teşvik ediyor. [3]
Dolayısıyla bir adım ileri gidilerek komitelerin çalışma usüllerinin gözden geçirilerek yetki ve kapasitelerinin güçlendirilmesi gibi açılımlar için yeni bir Konsey kararına gerek duyulmuyor.
Hemen şunu da belirtelim: güven yaratıcı önlemler konusunda uzun süredir yaşanan tıkanıklığın nedenleri sır değil. Elbette bu tür adımların hayata geçirilmesi, her şeyden önce tarafların siyasi iradesini gerektiriyor.
Ancak tam da bu nedenle yıl sonuna kadar düzenlenmesi öngörülen toplantıdan önce belirli güven artırıcı önlemlerde ilerleme sağlanmasına yönelik çabaların yanı sıra, bu tür konuların gelecekte daha etkin yönetilebilmesini sağlayacak işlevsel yönetişim mantığı çerçevesinde mevcut teknik komitelerin nasıl güçlendirilebileceği önerisi de masaya getirilebilir.
Altını çizmek gerekirse, bu yaklaşım, mevcut jeopolitik konjonktürün sunduğu sınırlı ve geçici fırsat pencereleri dikkate alındığında, kapsamlı çözüm müzakerelerinin yeniden başlaması için elverişli bir ortamın oluşmadığı koşullarda bile, gerek iç gerekse dış aktörler için görece düşük maliyetli ancak işlevsel değeri yüksek açılımlarla sürecin kurumsal kapasitesini güçlendirerek çözümün hazırlığını bugünden başlatabilir.
Belki de Guterres'in ziyaretinin ardından olası bir 5+1 toplantısına hazırlık sürecinde tartışılması gereken meselelerden biri de budur.
Kaynaklar:
[1] Mitrany, D. (1948). “The functional approach to world organization.” International Affairs, 24(3), 350–363. https://doi.org/10.2307/3018652; Haas, E. B. (1968). The uniting of Europe: Political, social, and economic forces, 1950–1957 (2nd ed.). Stanford University Press, https://www.europarl.europa.eu/100books/file/EN-H-BW-0038-The-uniting-of-Europe.pdf
[2] Rosenau, J. N. (1992). “Governance, order, and change in world politics.” In J. N. Rosenau & E.-O. Czempiel (Eds.), Governance without government: Order and change in world politics (pp. 1–29). Cambridge University Press. https://cil.nus.edu.sg/wp-content/uploads/2019/08/j.-Governance-without-Government-Order-and-Change-in-World-Politics-pp-1-30.pdf
[3] Bkz. UNSC 2674 (2023) ve ayrıca 2771 (2025), https://unscr.com/en/resolutions/doc/2771