Guterres  Ziyaretinin Düşündürdükleri

Niyazi Kızılyürek

Geçen Pazar Yenidüzen’de kimsenin Guterres’ten mucize beklememesini yazmıştım. Guterres geldi ve “kimse benden mucize beklemesin” anlamına gelen sözler söyleyerek ayrıldı.

Liderlere “Siz önce ev ödevinizi yapın” dedi. Yani, bu güne kadar ev ödevlerini yapmadıklarını söylemiş oldu. Garantör ülkelere de rol düştüğünü ve onlardan da beklentileri olduğunu ama onların da rollerini oynamadıklarını ifade etmiş oldu.

Guterres, “metodoloji, meselenin özü ve güven artırıcı önlemler konularında yapılacak ön hazırlıklardan sonra ve bugüne kadar varılan yakınlaşmalar zemininde yeni bir resmi olmayan 5+1 konferansı davet etmeye karar verdim” dedi ve “son mili” tamamlamaktan söz etti.

Yani, bu alanlarda yeterli hazırlık yapılmazsa konferans çağırmayacak.  

Guterres, bölgede yaşanan kaosun Kıbrıs’a yansıyabileceğini belirterek, asıl meselenin barışı tesis etmek olduğunu, yani, Kıbrıs’ın savaş ve barış arasında gidip geldiğini ima etmişse de, maalesef kimse Genel Sekreter’in bu uyarısı özerinde durmadı.

Bundan sonra 5+1 konferansı olur mu, olursa sonuç verir mi belli değil. Daha doğrusu, göstergeler ters istikamete işaret ediyor.

Bunun neden böyle olduğunu anlamak için aktörlerin yaklaşımına göz atmak yeter.

Tufan Erhürman Kendi Metodolojisinin Esiri Oldu!

Tufan Erhürman, Crans Montana’da kaldığımız yerden ve yakınlaşmalar zemininde ilerleyelim diyor ama kendi “metodolojisine” takılı kaldığından yerinden kımıldayamıyor. “Metodolojisinin” dördüncü maddesini hiç kimsenin kabul etmeyeceğini bildiği halde bunda ısrar ediyor. “Görüşürüm ama müzakere etmem” diyor ve öncelikle güven artırıcı önlemler üzerinde durmak istiyor. Fakat, güven artırmak için ortaya ciddi çabalar koymuyor. İki toplum arasında ilişkilerin iyileşmesi yönünde adım atmıyor.

Kıbrıs Türk toplumunun ivedilikle çözüm beklediğini biliyor olmasına rağmen akıp giden zamana acımıyor! Hatta, Kıbrıslı Türklerin “zamanını”, kendi çıkarları doğrultusunda kullansın diye Türkiye’ye veriyor.

Oysa, Kıbrıslı Türklerin birilerine verecek “zamanı” kalmadı! Bu yüzden, bir an önce yapması gereken şeyler vardır:

“Metodolojisinin” ayak bağına dönüşen dördüncü maddesinden özgürleşerek bir an önce müzakere masasına oturmak, Türkiye’nin Kıbrıs Sorununa sadece kendi çıkar penceresinden bakması karşısında Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını da  masaya yatırmak. Çözümün adını koymak ve federal çözüm yanlısı Kıbrıslı Rumlarla ilişkileri yoğunlaştırmak, Brüksel’de ve uluslararası platformlarda görünür olmak ve federal çözüm talep ettiğini yüksek sesle dile getirmek vs. gibi.  

Nikos Hristodulidis Çözüme Değil Seçime Bakıyor!

Nikos Hristodulidis, Erhürman gibi Crans Montana’da kaldığımız yerden ve yakınlaşmalar zemininde ilerleyelim diyor. “Ben yarın bile özlü müzakerelere başlamaya hazırım diyor! Fakat, ne toplumlar arasında güven tesis etmek için hamle yapıyor, ne de Kıbrıs Rum toplumu içinde barış kültürü yönünde adımlar atıyor.  Tufan Erhürman’ın Türkiye için açtığı “zaman kredisinden” o da yararlanıyor ve hiçbir şey yapmadan “çözüm isteyen taraf” olarak görülüyor.

Oysa yapması gereken pek çok şey vardır.

AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dümeni elindedir. AB üyeliğini Türkiye’ye karşı kullanmak yerine Kıbrıs Türk toplumuna dönük açılımlar yapmak için kullanması ve hayatın bütün alanlarında iki toplumun yakınlaşmasını sağlamaya dönük adımlar atması gerekiyor. Bunun için gerekli fonlar AB bütçesinde vardır. Karşılık beklemeden geçit noktaları açması, Yeşil Hat Tüzüğünü tam olarak uygulaması, karma evliliklerden doğan çocukların yurttaşlık hakkını kabul etmesi ve buna benzer başka adımlar atması gerekiyor.

Fakat hiçbir şey yapmıyor. Bütün derdi 2028 seçimlerini kazanmaktır. Bu yüzden, başta ELAM olmak üzere Ret Cephesinin gönlünü hoş tutmak istiyor.

  

Türkiye ve Kıbrıslı Türksüz Kıbrıs Politikası

Guterres’in Kıbrıs ziyareti esnasında Türkiye dışişleri bakanlığı bir kez daha 5+1 konferans için ortak zeminin olmadığını söyledi. “Geçmiş yıllarda denenen çözüm modellerinin sonuç vermediğini” ileri sürerek, bundan sonraki sürecin “Ada’da mevcut gerçekler temelinde yürütülmesi gerektiğini” yineledi.

Türkiye, Kıbrıs Sorununun çözümünün “Kıbrıs Türk Halkının  egemen eşitlik ve eşit uluslararası statüsü temelinde” çözülebileceğini söyledi ve açıkça konfederasyona işaret etti!

Türkiye’nin bu açıklaması, Antonio Guterres’in “görüşmelerin Crans Montana’da kaldığı yerden ve yakınlaşmalar zemininde devam etmesi” yönündeki yaklaşımıyla çelişiyor.

Aslında bu konuda Guterres ile benzer şeyler söyleyen Tufan Erhürman’ın yaklaşımıyla da çelişiyor. Fakat bu çelişki, Erhürman’nın “metodoloji şartı” yüzünden pasifleştiriliyor. Bu nedenle şimdilik Ankara’yı rahatsız eden bir durum yok!

Bütün dünyanı görüp anladığı hatta normalleştirdiği gibi, Türkiye Kıbrıs Sorununu kendi çıkarları için kullanıyor. Bir yandan Türk-AB ilişkilerinde, diğer yandan da Doğu Akdeniz’de jeo-politik ve enerji alanlarında elde etmek istediği çıkarlar için Kıbrıs Sorununu bir koz olarak görüyor. Öyle anlaşılıyor ki, Antonio Guterres’in 5+1 konferansı ihtimalini ileri bir tarihe atması, Türkiye ile AB arasında sürdürülen pazarlıkların sonucunu görmek için zamana ihtiyaç duyulmasındandır!

Fakat, bana öyle geliyor ki, Türkiye’nin AB ilişkilerinde SAFE, Vize ve Gümrük Birliğini aşan talepleri vardır.

Bu çıkarlar ne olursa olsun, bunları elde etmek için Kıbrıslı Türkleri “bekleme salonuna” alması veya “rafa kaldırılması” son derece yanlış bir politikadır.

Jeo-politik ağırlığı, söz konusu çıkarları takip etmesine zaten yardımcı olacak kadar önemlidir. Ayrıca, rasyonel bir çıkar okuması yapılırsa görülecektir ki, Türkiye’nin AB nezdinde ve Doğu Akdeniz’deki çıkarlara ulaşmasının en kolay yolu, Kıbrıslı Türklerin Avrupa Birliği üyesi Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetici ortağı olmasıdır. Üstelik, bunun için kuvvet politikasına ihtiyaç yoktur. Geçmişte kullanılan kuvvet hukuk doğurmuştur ve Federal Devlet BM Kararlarına girmiştir!

Gelgelelim, bugün Türkiye’yi yönetenler rasyonel çıkar okuması yapamayacak kadar “güç zehirlenmesi” yaşıyor gibiler.

Bitirirken yanıtını aradığımız soruyu tekrar soralım: “5+1 konferansı olur mu, olursa sonuç alınır mı?”

Sizce?