Günümüzün ‘güçler ayrılığı’ ve yaşanan akıl tutulmaları

Çağıl Günalp

Fransız düşünür Montesquieu, 1748 yılında yayımladığı Kanunların Ruhu Üzerine isimli eserinde, kuvvetler ayrılığı ilkesi ile devlet organları olan yasama, yürütme ve yargıyı birbirinden ayırarak her birine ayrı bir etki ve sorumluluk alanı biçmiştir. Bugün içerisinde bulunduğumuz 21’inci Yüzyıl’da, kuvvetler ayrılığı ilkesini dörde bölerek, buna medyayı da ekleyebiliriz. Hatta medya bu kuvvetler içerisinde en başat güç olarak bile kabul edilebilir...

Evet, bilginin bu kadar hızla ortaya çıkıp, anında dünyanın bir diğer ucunda, en ücra köşedeki insanın cebindeki aygıta yayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Üretilen ve anında tüketilen bilginin güvenilirliğinin sorgulandığı bu çağda, hayatın her alanını domine eden kitle iletişim aygıtları ile ilgili yeni etik sorunsallar ortaya çıkmaktadır. Medya tarafından bize yansıtılan dünya ile gerçekte var olan dünya arasındaki mesafe her geçen gün daha da açılırken, medyanın, insanın kendi ile toplum ile olan iletişimindeki rolüne olan etkisi; medya teorisyenlerinin ajandasındaki yerini korumaya devam etmektedir.

Medya teorisyenlerinin yıllardır altını çizdiği ve cevap aradığı sorular vardır: Medya, gerçek dünyada var olanı,  nesnel bir şekilde, bağımsız ve olduğu gibi ne kadar yansıtabilir?
Medya araçları, toplumun etnik, kültürel, cinsel ve sınıfsal katmanlarına eşit mesafede yaklaşabilir mi?
Gayet açıktır ki; ana akım medya, politik ve ekonomik muktedirlerle olan ilişkisi nedeni ile bugün bir algı/manipülasyon aracı olarak kullanılmaktadır. Birçok medya kanalının önceliği; çok kültürlülüğü, farklı etnik kimlikleri ve bu durumun yaratacağı potansiyeli kavramak ve bir haberleşme ve eğitim aracı olmak yerine, devletlerin, kapitalist sermaye odaklarının ideolojik aygıtı olmaktır.

Dünyadaki ana akım medya kanallarının tutumu ve etkisi göz önünde bulundurulduğunda, rahatlıkla ifade edilebilir ki; bugün ‘medya’, 50-60 yıl öncesinden bambaşka bir formasyondadır; evrensel bir dil gibidir. Sadece kulağımıza değil; gözümüze, zihnimize, duygu ve tavrımıza derin etkisi olan bir dil...

Fransız Marksist Filozof Louis Althusser’in 1970 yılında yayınladığı Devletin İdeolojik Aygıtları isimli kitabında ele aldığı gibi, kiliseler, siyasi partiler, okullar, sendikalar gibi kamu statüsünde olan ideolojik aygıtlara ek olarak görsel ve yazılı medya araçları da devletin ideolojik aygıtları kategorisindedir. Althusser’e göre bu aygıtlar sistemin bekçisidirler ve devletin ideolojisini korumak; bu aygıtların temel gayesidir. Bahse konu ideolojik aygıtlar, ille de devletin tepesindeki kişiler tarafından bilinçli bir şekilde ortaya çıkarılıp, yönetilmez elbette... Lakin ortaya çıktıktan sonra, bu aygıtlar çıkar ilişkileri nedeni ile görünmez bir el tarafından hegemonya aracı olarak kullanılır. Bugünkü ana akım medya aygıtlarının ilişkiler ağını düşündüğümüzde, Althusser’in bu tespitinin geçerliliği artarak devam etmektedir.

Peki, medya, tutum, algı ve etik açmazlarla ilgili dünyada yaşanan bu sorunsalın Kıbrıs’ın kuzeyindeki tezahürü nasıldır?
Kıbrıs’ın kuzeyindeki görsel ve yazılı medya kurumlarının büyük bir çoğunluğunun nasıl etik açmazlar içerisinde olduğunu kavrayabilmemiz için iletişimin ekonomi politiğini oluşturan şu 3 soruya cevap aramalıyız: Kim (medya patronu) neye sahip? Medya kurumlarını kim kontrol ediyor? Bunlardan kim veya kimler fayda sağlıyor?

Evet, su götürmez bir gerçektir ki; Kıbrıs’ın kuzeyindeki çoğu görsel ve yazılı medya organının yayın çizgisi, düşünsel eleştiriden uzak, derinliği alınmış, içi boşaltılmış bir mecrada seyretmektedir.
Geçiyorum etik yetkinliği, mesleki anlamda yetkin olmayan, bilgisi kendine dahi yetmeyen yeni ‘köşe yazarları’, ‘gazeteciler’, ‘TV yorumcuları’ ortalıkta boy göstermektedir... Kurumsal anlamda bakacak olursak; başka birçok iş alanında da ‘patron’ olan kişilerin görsel ve yazılı medya kurumlarının sahibi olduğunu görüyoruz.

Politik ve sermaye odaklarından güdümlü, belli bir çıkar grubuna hizmet eden, manipülatif yayıncılık yapan bahse konu birçok medya kurumunun bilgi akışını kontrol edip, kendi emelleri uğruna algı yaratma gailesi içerisinde olduğunu görmek çok zor değil. Birçoğu için medya patronluğu ‘yan iş’ olan bu odakların kendi zümresel çıkarlarını, daha büyük ölçekte kendi kapitalist hedeflerini yerine getirmek için bu işe koyulduğunu görmemek naiflik olacaktır.
Kendi beğenisini kriter sanan, hayati konularda derin ve nitelikli okumalar/analizler yapamayan, sığ, bazen ahlak dışı yayınlarlara toplumun yozlaşmasına öncülük eden bahse konu formasyondaki odakların etki alanlarını ortadan kaldırmak için karşıt bir medya kültürü ihtiyaçtan öte mecburiyettir. Toplumsallaşma sürecinde etkin, rejimin dayattığı ideolojiyi hedef kitleye empoze etmek yerine; sorgulamaya, düşünmeye bir üslup geliştirmeye cesaret edebilen bir medya kültürü... Kültürel, etnik ve sınıfsal temsiliyet konusunda adil, aydınlatan, okuyucuyu pasif izleyici yerine aktif katılımcı yapan bir medya kültürü...