“Gülünç” Katiller Mizahı Vurdular

Niyazi Kızılyürek

 

Paris’in orta yerinde Charlie Hebdo dergisinin karikatür sanatçıları ile koruma polislerinin vahşice katledilmesinin yankıları bütün şiddetiyle devam ediyor. Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı yeni bir “11 Eylül Vakıasından” söz ediliyor. Gerçekten de öyle. Bundan böyle “Batı-Doğu” karşıtlığı veya bir süreden beri deneyimlendiği gibi “İslam-Batı” karşıtlığının iki cephesinde de önyargıların daha da büyüyeceği, daha baskın hale geleceği karanlık bir döneme giriyoruz. Oysa bu olayı başka bir çerçeve içinde değerlendirirsek ve konuyu “İslam-Batı” karşıtlığı gibi büyük anlatıların dışında ele alırsak, bütün trajikliğine karşın “gülünç” bir olayla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz.  

Karikatür sanatı abartmaya dayalı bir sanattır. Nesnelere, olaylara, kişilere büyüteç tutarak ilk bakışta göremediğimiz detayları görmemizi sağlar. Bu yanıyla karikatür sanatı sınırsız özgürlükler alanıdır ve sanatlar arasında belki de en cesur olanıdır. Bu sanat dalının bir özelliği de ele aldığı konuların bütün dramatik yanlarına rağmen insanları güldürebilmesidir. Bu nedenle olsa gerek, insanlar genellikle karikatür sanatı ile ikircikli bir ilişki kurarlar. Bir yandan büyük bir beğeni ile karikatürleri seyrederken, diğer yandan da bu cesur sanatın bütün tabuları yıkması, her şeyle dalga geçmesi insanda limoni bir tat bırakabiliyor. Çünkü karikatürün son derece geniş, hatta sınırsız olan özgürlükler dünyası “ideolojik mahpushanelerin” ürünü, çoğu zaman da tutsağı olan yurttaşların gönül rahatlığıyla gidebileceği bir yer değil. Özgürlüğün korkutucu bir yanı vardır.

İdeolojik saplantılar ne kadar büyükse, karikatür sanatına tepki de o kadar büyük olur. Karikatür “mutlak hakikat” olarak sunulan her şeyle dalga geçebilen, öznelere ve durumlara içkin ikiyüzlülüğü ve çelişkileri açığa çıkaran ve bunu yaparken de insanları kahkahaya boğan bir sanat dalıdır. En önemlisi, toplumun bizi alıştırdığı banal gülme kültürünün yerine eleştirel bir gülme kültürü geliştirir. İnsanların çoğunun banal şakalar ve fıkralarla güldüğü bir vakıadır. Televizyon dizilerinin ne zaman ve neye güleceklerini önceden işaret eden mekanik esprileriyle eğlenirler. Genellikle mizah, özellikle de karikatür sanatı toplumların gülme alışkanlıklarına karşı bir eleştiri ve yeni bir gülme kültürü yaratan sorgulayıcı bir sanattır.

Mizahın insan yaşamında çok önemli bir yeri vardır. Karşılaştığımız zorluklar ve kaçınılmaz olarak taşıdığımız iç çelişkilerimiz karşısında espri yaparak gülmemiz hayatı katlanabilir kılar. Mizah trajik durumları komikleştirebildiği için mesafe almamıza ve düşünmemize imkân tanır. Fakat insanın bunu yapabilmesi için “komik” olduğunu kabul etmesi gerekiyor. Ancak “komik” olduğumuzu anlarsak, gülünç olmaktan kurtulabiliriz. Bu ayırımın önemine dikkat çekmek için felsefe tarihinin büyük düşünürlerinden Platon iki farklı mizah anlayışından söz eder.

Aristofanes’in komedyalarında rastladığımız düşündürücü mizah ile düpedüz gülünç olan arasında ayırım yapar. Platon’a göre, kendini tanımayan, kendi hakkında bilgi sahibi olmayan, kendi üzerinde düşünmeyen kişi gülünç kişidir.

Charlie Hebdo’nun katillerinin tam da bu türden “gülünç” kişiler olduğuna şüphe yoktur. Kendini tanımayan, kendi hakkında bilgi sahibi olmayan, kendi üzerinde düşünmeyen, ruhsal yaralarını körü körüne itaat ve biat ederek, şiddete başvurarak  sarmaya çalışan zavallı ve gülünç kişiler... Tıpkı bir kaç yıl önce Norveç’te “Avrupa’nın Müslümanlaşmasını engelleme” iddiasıyla 92 genç kişiyi (Hristiyan’ı)  katleden Anders Behring Breivik veya Hrant Dink’in katilleri gibi...

Rakel Dink, Hrant öldürüldüğünde “bir çocuktan bir katil üreten kültürden” söz etmişti. İşte asıl sorgulamamız gereken, üzerinde düşünmemiz gereken sorun budur. Çocukların duygu dünyalarının tahrip edilmesinin, biat etmeye zorlanmalarının nelere yol açabileceği üzerinde durmalıyız. Ünlü psikiyatr Alice Miller böylesi bir tahribata uğrayan çocuğun yaşamını sürdürebilmesi için yaşadığı acı deneyimleri bastırması ve görmezden gelmesi gerektiğini iddia eder. Çünkü çocuk acıyı kaldıramaz, onunla yüzleşemez. Ne var ki, çocukluğunda yapamadığı şeyi, ergin bir kişi olarak da yapmıyorsa, yani, ergin kişi çocukluğunda yaşadığı tahribatla yüzleşemezse, o zaman otoriter veya yıkıcı bir kişi olması kaçınılmaz olur. Bu da onu intikam fantezilerine sürükler. Böyle kişilerde bastırılmış yaralanmaların intikamını almaya dönük şuuraltı tepkiler aklını kullanma yeteneğinden daha güçlü olur. Kişi ideolojik saplantılara kapılıp tedavi yanılsamasına yönelir. İster İslam, ister başka bir din veya herhangi bir ideoloji olsun, kişi bunlardan birine sarılarak gizli-saklı kalmış yıkıcılığını su yüzüne çıkarır.

Burada yazdıklarımızı en iyi bilen, kuşkusuz, Paris’te katledilen Charlie Hebdo karikatüristleridir. Onlar baskıcı ve otoriter yapıları sorgulayan 1968 kuşağının mensupları veya o kuşağın değerlerini içselleştiren kişilerdi. En son inanacakları şey, onları İslam’ın katlettiği masalıdır.