Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres'in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki son konuşmasını okurken, yalnızca dünyanın içinden geçtiği krizlere ilişkin bir değerlendirme okumadım. Daha önemli olan, bugünün dünyasını anlamak için ortaya koyduğu kavramsal çerçeveydi: Güç değişiyor. Güç merkezleri çoğalıyor. Dünya çok kutupluluğa ilerliyor. Ancak asıl mesele, bu gücün nasıl yönetileceğidir.
Guterres'in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, çok kutupluluğun artık geri döndürülemez bir gerçeklik olduğudur. Fakat çok kutupluluk kendi başına barış, istikrar veya adalet üretmez. Güç merkezlerinin çoğalması, dünyayı iş birliğine de çatışmaya da götürebilir. Mesele, çok kutuplu dünyanın nasıl bir dünya olacağıdır.
Bu nedenle Guterres'in kullandığı “ağlarla birbirine bağlı çok kutupluluk” kavramı üzerinde özellikle düşünmek gerekiyor. Hiçbir güç, bugünün sorunlarını tek başına çözemez. Rekabet kaçınılmaz olabilir; ancak rekabetin çatışmaya dönüşmesi kaçınılmaz değildir. Bunun yolu, karşılıklı bağımlılıkları kabul etmekten, iş birliği ağlarını güçlendirmekten ve ortak kuralları korumaktan geçiyor.
Guterres'in belki de en güçlü önermesi de burada karşımıza çıkıyor:
“Gücün hukuku değil, hukukun gücü egemen olmalıdır.”
Guterres'i okurken aklıma İspanyol sosyolog Manuel Castells geldi. Castells yıllar önce, dünyayı anlamak için artık yalnızca merkezlere, kurumlara ve hiyerarşilere bakmanın yeterli olmadığını; giderek daha fazla ağlar üzerinden örgütlenen bir dünyada yaşadığımızı anlatmıştı. Gücün de yalnızca bir merkezde toplanmadığını, ağlar içinde ve ağlar aracılığıyla üretildiğini ve kullanıldığını ortaya koymuştu.
Guterres'in “ağlarla birbirine bağlı çok kutupluluk” önerisi elbette doğrudan Castells'in tezi değildir. Ancak iki yaklaşım arasında dikkat çekici bir düşünsel yakınlık vardır. Castells bize gücün ağlar içinde nasıl işlediğini, Guterres ise değişen güç dengeleri içinde bu ağların nasıl birlikte tutulabileceğini düşündürüyor.
Tam da bu noktada Kıbrıs'ı yeniden düşünmek mümkün.
Kıbrıs meselesini yalnızca iki toplumun tarihsel anlaşmazlığı olarak okumak artık yeterli değildir. Ada; Avrupa Birliği, Türkiye, Yunanistan, Birleşik Krallık, Doğu Akdeniz, enerji, güvenlik, ticaret, göç ve uluslararası diplomasi ağlarının kesiştiği bir coğrafyadır.
O halde soru yalnızca “Kim daha güçlü?” değildir.
Kim hangi ağın içinde? Kim bağlantıları kuruyor? Kuralları kim belirliyor? Kim dışarıda bırakılıyor? Ve farklı güç merkezleri hangi ortak hukuk düzeni içinde birbirine bağlanabiliyor?
Bence Kıbrıs sorununun çözümüne bugün bu sorular üzerinden de bakmak gerekiyor.
Çok kutuplu ağlar yaklaşımı, Kıbrıs'ı iki tarafın birbirine karşı üstünlük kurmaya çalıştığı sıfır toplamlı bir alan olmaktan çıkarıp, farklı güç merkezlerinin ortak bir hukuk ve iş birliği düzeni içinde birbirine bağlandığı bir yapıya dönüştürmeyi mümkün kılabilir.
Federal çözümün özü de burada yeniden okunabilir. Mesele yalnızca yetkilerin iki toplum arasında bölüşülmesi değildir. Asıl mesele, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumlarının siyasal eşitliğini güvence altına alan; aynı zamanda Türkiye, Yunanistan, Avrupa Birliği, Birleşik Krallık ve bölgesel aktörlerle ilişkileri çatışma değil, karşılıklı bağımlılık ve iş birliği üreten ağlara dönüştüren bir siyasal mimari kurabilmektir.
Böyle bir yaklaşımda egemenlik, diğerini dışlayan mutlak bir güç alanı olmaktan çıkar; paylaşılan kurumlar, karşılıklı güvenceler, siyasal eşitlik ve uluslararası hukuk üzerinden birlikte kullanılan bir kapasiteye dönüşür.
Bu açıdan Kıbrıs sorununun çözümü, bir tarafın kazanıp diğerinin kaybettiği bir güç dengesi arayışı değil; farklı güçleri birbirine bağlayan, onları ortak bir geleceğin parçası haline getiren yeni bir ortak bir gelecek düzeni olabilir.
Guterres'in Kıbrıs dosyasına gösterdiği kişisel ve kurumsal ilgi bu nedenle önemlidir. Maria Angela Holguín'in yeniden görevlendirilmesi, liderlerle temasların sürdürülmesi ve 5+1 formatının yeniden gündeme taşınması, Kıbrıs dosyasının uluslararası gündemde tutulmasına yönelik somut adımlardır.
Guterres'in görevden ayrılması bu nedenle yalnızca bir Genel Sekreter değişikliği değildir. Kıbrıs konusunda biriken diplomatik deneyim, temaslar ve siyasi iradenin devamlılığı açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır.
Guterres, Kıbrıs meselesine yalnızca Birleşmiş Milletler’in önündeki bir dosya olarak yaklaşmadı. Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış ve çözüm iradesini gördü; bu iradeyi sürekli olarak selamladı ve cesaretlendirdi. Kıbrıs’ta çözümün yalnızca liderlerin değil, iki toplumun ortak iradesiyle mümkün olabileceğini savundu.
Belki de bugün, görevinden ayrılırken kendisine söyleyebileceğimiz en anlamlı söz budur:
Kıbrıs'ın barış ışığını görmezden gelmediğiniz, onu söndürmek yerine büyütmeye çalıştığınız için teşekkür ederiz.
Bizden size bin teşekkür, bin selam olsun.