Gösteriyorum o halde politiğim

Hasan Yıkıcı

İktidar, tebaasını sadece baskı altında tutarak, zora dayanarak veya kapatarak yönetmez, bunlarla birlikte öznelleştirerek, yani bir hayat tarzını, yaşam biçimini ve felsefesini bireylere benimseterek kendini tesis eder.

İktidarın aynı zamanda değer yaratıcı bir tarafı da vardır. Bu anlamda neoliberalizm, basit bir ekonomik düzen değildir. Aynı zamanda hayal gücümüzü zapt eden, düşünme ve varoluş biçimlerimizi belirleyen, duygulanımlarımızı, arzumuzu ve tercihlerimizi şekillendiren bir yaşam biçimi, varoluş bağlamı sunmaktadır.

Kolektifliğin, dayanışmanın, ortaklıkların ve paylaşımın yerine; bireyciliğin, ben merkezciliğin, rekabetin ve bireysel kimliklerin değer olarak üretildiği bir dönemin içinden geçmekteyiz.

Bireyin kendi kendisinin girişimcisi olduğu, risk aldığı, rekabet ettiği, başarıya ulaşmak için her türlü oyunla yanındakini ezmekten çekinmediği, içeriğin değil performansın esas alındığı,  sürekli borçlanan ve sürekli daha iyi rekabet edebilmek içini, piyasa yer edinebilmek için kendisini piyasanın ihtiyaçlarına göre geliştirmesi gereken bir birey karakteri ortaya çıktı.

Bugün neoliberalizm kişinin bir şirket gibi varolmasını istiyor.

Öyle ki geçmişin dayanışma ve ortaklık pratiklerine, neoliberal aklın egemen olduğu bugünün dünyasından bakıldığında neredeyse gerçek dışı gibi geliyor. Fakat tersten bakarsak da, bugüne kadar yazılmış birçok distopya ve bilim kurgu eserinin içindeki örneklerin bugün dünyasında ne kadar olağan ve normalleşmiş olduğunu görüyoruz.

Yaşadığımız işgal, hayal gücümüzün neoliberal normalleştirme aygıtları tarafından işgal edilmesidir. Bu öyle bir işgal ve normalleştirmedir ki, bize sunulan, verili olanın sınırlarının ötesinde bir varoluş tahayyülüne bile kolektif olarak girişemiyoruz. Gelecek/geleceksizlikle kurduğumuz/kuramadığımız ilişki de bu potansiyelin eksikliğinde şekillenmekte.

Konuyu dağıtmadan, bu insan tipinin bugünlerde en belirgin olarak kendisini gösterdiği alana yani seçimlere gelelim.

***

Yakın geçmişteki seçim süreçlerinde olduğu gibi bu seçim sürecinde de, partilerin kolektif kimliklerinin kat kat önüne geçerek onları aşan bireysel kimliklerin performansını izliyoruz. Politik konumlanışlardan, siyasal ilke ve değerlerden, ideolojik pozisyonlardan bağımsızlaşan, hatta bunlarla hiçbir ilişki kurmayan, böyle bir bağdan da kaçınan birey için artık söz konusu olan tek şey performanstır, yani kendi kendisinin girişimcisi olmak.

Siyasal partilerin kendi arasındaki çekişmesinin ötesine geçmiş olan şey, adayların kendi partilerinin içindeki birbirlerine yönelik rekabeti ve kazanma hırsıdır.

Aynı şekilde ideolojik ve politik konumlanışlardan bağımsızlaşan, ilkeler ve değerler üzerinden siyaset yapmak gibi bir derdi olmayan kişi için siyasal alanda var olmanın tek yolu içi boş bir gösteri sergilemektir. Özellikle sosyal medya çağında, neoliberalizmin bireyi kendi kendisinin girişimcisi haline dönüştürme örneklerini çok daha gürültülü ve yoğunluklu olarak izleyebiliyoruz. Politik olarak taraf olmanın, ideolojik konumlanışların ve ortaklıklar üzerine kimlikler inşa etmenin yerini bireyin bir sirk cambazı gibi sahnedeki performansı, rakipleriyle girdiği bire bir mücadele ve daha fazla görünür olma çabası almıştır. Gösteriyorum o halde politiğim!

Böylesine bir neoliberal öznelleştirme döneminde siyasal alan yerini dijitalize olmuş bir performans sahnesine bırakır. Siyasetin performansa ve freak showa dönüştüğü yerde ise artık seçmenden bahsedilemez. Siyasetin, performansa; siyasetçinin de performans cambazına dönüştüğü yerde seçmen de bu şova dahil olan sahne koltuklarında oturan ve kah alkış tutan kah yuhalayan yarı pasif izleyici haline gelir.

Bu olgunun bir tarafında performans sergileyiciler varken diğer tarafında da sıradan insanların performansa olan merağı ve arzusu vardır. Sonuçta kendi kendisinin girişimcisi olan milletvekili adayı da toplumsal ilişkiler içerisinden çıkmış bir kişidir. Ne yazık ki ekonomik kriz koşullarında bile, seçecek olanların azımsanmayacak bir kesimi parti programları, ilkeler, değerler, politik konumlanışlar veya geleceğe dair tahayyüllerin peşinden değil, sirk cambazlarının performansı, cemaat ilişkileri, feodal beklentiler ve bağlar üzerinden düşünüyor, beklenti geliştiriyor ve karar veriyor.

Yani bu freak showun, bu buram buram ilizyon kokan sürecin bir tarafı da bu performansa, performansın bir tamamlayıcı olarak katılan sıradan insanların sıradanlaşan yabancılaşmışlığı eşlik etmektedir.

***

Herbert Marcuse, “Karşı Devrim ve İsyan” kitabında “değişimin faillerinde radikal bir değişiklik olmaksızın radikal toplumsal değişim olmaz”* diye yazar. Halbuki bugün değişimin faillerini geçtim, bir değişimden bile söz eden yok. Hayal gücümüz, politik ve düşünsel ufkumuz öylesine zapt edilmiş ki, günü birlik köşe kapmacalar, gelip geçici söylevler ve unutulup giden içi boş sloganların ötesinde bir varoluş çabası sarf edemiyoruz.

Seçimlere katılan ve değişime dair irade beyan eden, ilkeler ve değerler üzerinden konum alan ve çaba sarf eden kişiler yok mu? Var tabii. Hem de çok değerli kişiler. Varlıklarının gölgeler altında kalmamasını umuyorum. Ama günün sonunda gerçekliğin, sahne ışıkları altında boğulduğu bir performans alanından bahsediyoruz.

Tam da burada karşımıza özgürleşme sorunu çıkıyor. Özgürlüğümüzü verili gerçeklik  -ilizyon, sahne, performans- içerisinde oluşturamayız. Ancak verili gerçekliği, bize sunulan ve içinde usulca yaşamımız istenen çerçevenin dışına çıkarak, yani sahneyi yıkarak, onun ötesine geçerek bir özgürleşme süreci başlatabiliriz.

 

* Herbert Marcuse, “Karşı Devrim ve İsyan”, S48, Ayırıntı Yayınları