“Çok üzgünüz”, “başımız sağ olsun” sözleriyle avunmak istemiyoruz. Çok üzgünüz ama çok da öfkeliyiz.
Bu yüzden de avunmak istemiyoruz. Çünkü her büyük acının ardından aynı cümleleri kurup, bir süre sonra hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam etmek istemiyoruz.
Avunmak istemiyoruz çünkü bugün bir kez daha, “keşke daha önce yapsaydık” dediğimiz onlarca şeyi zamanında yapmadığımızı fark etmek istemiyoruz.
Avunmak istemiyoruz. Çünkü bizi yönetenlerin sorumluluğunun yalnızca olay olduktan sonra açıklama yapmak, taziye mesajı yayımlamak ve “gereği yapılacaktır” demek olmadığını artık çok iyi biliyoruz.
Kamusal yönetimin gerçek görevi; felaket yaşanmadan önce riski görmek, tehlikeyi öngörmek, gerekli önlemleri almak, denetlemek, insanları korumak ve gerektiğinde hesap vermek midir?
Siyaset, olaydan sonra konuşma sanatı değildir. Bir ülkede siyasi sorumluluk, yalnızca yaşanan bir felaketin ardından mikrofonların karşısına geçip üzüntü bildirmek değildir.
Gerçek siyasi sorumluluk, felaket yaşanmadan önce görevini yapmaktır.
- Riskleri görmek…
- Eksiklikleri tespit etmek…
- Kuralları oluşturmak…
- Denetimleri yapmak…
- İhmallere göz yummamak…
- Yetkiyi doğru kullanmak…
Ve en önemlisi, insan hayatını her türlü siyasi, ekonomik ve bürokratik hesabın üzerinde tutmaktır.
Çünkü yönetmek, yalnızca iktidar sahibi olmak değildir. Yönetmek, sorumluluk sahibi olmaktır.
Bir facia yaşandığında elbette olayın nasıl gerçekleştiği araştırılmalıdır. Kimlerin ihmali olduğu ortaya çıkarılmalıdır. Gerekli hukuki süreçler işletilmelidir. Ancak siyasi sorumluluk, yalnızca doğrudan hatayı yapan kişiyi bulmakla sınırlı değildir.
Bu facia gerçekten önlenebilir miydi? Sorusuna yanıt vermektir. Ve bu yanıt “evet” ise özür dileyip, görevi bir daha böylesi bir hata yapılmayacağına inanılan anlayışa bırakmaktır.
Bu Kadar Aciz Olamayız!
Nasıl bir memleket, nasıl bir yönetim istiyoruz?
Gerçekten insana değer veren bir memleket yaratamaz mıyız? İnsanın yaşamını, güvenliğini ve yüksek yararını her türlü siyasi tartışmanın üzerinde tutamaz mıyız?
Nitelikli kurumlar kuramaz mıyız? Liyakate dayalı bir kamu yönetimi oluşturamaz mıyız?
Denetim mekanizmalarını kişilere, ilişkilere ve siyasi tercihlere göre değil; kurallara ve bilime göre çalıştıramaz mıyız?
İyi bir yönetim, felaket olduktan sonra güçlü görünen değil; felaketlerin yaşanmaması için güçlü sistemler kuran yönetimdir değil midir? Böyle bir anlayışı sahip siyasileri göreve getiremez miyiz? Bu kadar mı aciziz!
Peki Eğitim Bu Tablonun Neresinde?
Tam da merkezinde. Çünkü güvenlik kültürü, sorumluluk duygusu, kurallara uyma, eleştirel düşünme ve hesap sorma bilinci kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bunlar eğitimle gelişir.
Eğitim yalnızca kağıt üzerindeki sorulara yanıt vermek değil; yaşadığı toplumun sorunlarını sorgulatmak, insan hayatının, kamu yararının ve toplumsal sorumluluğun ne kadar önemli olduğunu kavratmaktır.
Eğitim, hayata ve topluma karşı sorumluluk sahibi bireyler yetiştirmektir.
Gerçekten insana değer veren, insanın yaşamını ve yüksek yararını her türlü çıkarın üzerinde tutan, sorumluluk alan, hesap veren ve felaketleri yaşanmadan önlemeye çalışan bir memleket yaratmak için;
Sorumluluk istemeliyiz. Hesap verebilirlik talep etmeliyiz. Her felaketten sonra “gereği yapılacaktır” demek yerine, gereğini yapan bir anlayışın bizi yönetmesi için biz gereğini yapmalıyız.