GERÇEKLER YÜZÜMÜZE BİR BİR VURURKEN...

Ayşemden Akın

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkeler Yalta’da dünya topraklarını bölüşürken Kıbrıs, Türkiye’nin misakı milli sınırları dışında kaldı, ama Türkiye 1950 sonrası İngiltere’nin kendi çıkarları için teşviki ile garantörlük anlaşması ile adadaki varlığını (ilk başlarda çok da hevesli olmasa da) kazandı. Ardından adanın, ABD ve İngiltere’nin planıyla bölünmesi sağlandı. Yunanistan’ın faşist darbesinin ardından darmadağın olan adada, buradaki soydaşlarının çağrısının üzerinden on yıl geçmesinden sonra gelen Türkiye’nin adadan çıkmamasıyla bölünme kalıcılaştı. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi bu harekâtı ‘işgal’ olarak değerlendirdi. Hala bu karar geçerlidir ve koşullarımız ortadadır.

Şimdi Suriye’de de aynı oyun… Tarih tekerrür ediyor. Türkiye başka bir ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit ederek kendi sınırlarının daha da tehlikeye girmesini göze alarak ve öyle görünüyor ki ABD’nin Büyük Ortadoğu Planı’nın gerçekleşmesi için tüm komşularıyla düşman olarak, savaşarak Ortadoğu’nun bölünmesine zemin yaratıyor. Durum Türkiye için eskisinden de vahim görünüyor. Bizlerin bundan etkilenmemesi mümkün değil. ABD, Rusya ve emperyalistler, terör gruplarını yaratarak, besleyerek bizim gibi geri kalmış ülkelerde at koşturmaya devam ediyor.

Gerçekleri konuşmak, ‘savaşa hayır’ demek ise gün geçtikçe zorlaşıyor bizim gibi coğrafyalarda. Peki, gerçek ne? Tek bir gerçek var bizim için; o da bu ülkede hiçbir şeyin ‘normal’ olmadığı. Pazartesi günü meclis yemin töreninin gerçekleştirildiği sırada Afrika Gazetesi’ne, Meclis’e ve Cumhurbaşkanına yapılan saldırılar artık burada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının göstergesi.

Eğer bu doğru olmasaydı, Cumhurbaşkanı Akıncı pazartesi günkü eylemde saldırılardan nasibini almaz, emniyet güçleri olana bitene seyirci kalmaz ve müdahale etmek için Sayın Akıncı’nın oraya gelmesini beklemezdi. Evet, Sayın Akıncı oraya gelmeseydi ve ‘Çevik Kuvvet gelene kadar bir yere gitmiyorum’ demeseydi kimse harekete geçmeyecekti! Ve belki şimdi çok daha vahim olayları tartışıyor olacaktık.

O gün kesinlikle kutsanan ‘devlet’ orada yoktu. Orada sınır ötesinden gelen sinir ötesi bir emir vardı. Ve emir erleri emre sonuna kadar itaat etti. Kendi kendini ‘koruyamayan’ bir halkın Türkiye’deki askere bağlı olan emniyet güçleri, emri kimden aldığını bir kez daha gösterdi. Cumhurbaşkanının meclisteki yemin törenini bırakarak eylemcileri sakinleştirmeye gelmesi gurur duyulacak bir mevzudur fakat cumhurun gözü önünde düştüğü durum ise vahimdir. Kral bu noktadan sonra artık çırılçıplaktır ama işbirlikçilerine göre kral çıplak demek de yasaktır! Bu kısırdöngüyü aşacak olan ise siyasi iradedir.

Halkın oylarıyla seçerek meclise gönderdiği milletvekilinin yemin ettiği sırada meclis salonunu terk eden TC Elçiliği görevlileri halkın iradesine olan ‘saygısını’ bir kez daha gösterdi. Peki, zaten bu kişilerin meclisteki yemin töreninde işi ne? Normal bir ülkede böyle bir durumun izahı ne olabilir? Büyükelçi o ülkenin misafiridir ve dost bir ülkenin temsilcisi olarak yerini bilir. Sadece bu bile bizim nasıl anormal bir ülkede yaşadığımızın göstergesidir. Hala ateşkes koşullarının geçerli olduğu bir düzende yaşıyor ve bu düzeni normalleştirmeye siyasi erk eliyle devam ediyoruz. Doğruyu konuşan ‘ayrık otlarını’ ise ‘iktidar’ için temizlemeye çalışıyoruz. Neyse ki yüksek siyaset yaptığını zanneden zavallılar halkın tepkisi karşısında iyot gibi açıkta kalıyor...

Dün akşam binlerce kişi kurumlarına sahip çıkarak faşizme geçit vermeyen bir eylem gerçekleştirdi. Yağmura rağmen çoğalan kalabalık tek bir taşkınlık yapmadan protestosunu sonlandırdı. “Bu memleket bizim, faşizme karşı omuz omuza” dedi. Pazartesi günkü eylemde ise üç beş kendini bilmezin yanında, toplasan iki yüz kişi vardı. ‘Reis’in emrine rağmen! Hatırlarsınız zaten başkanlık referandumunda Kıbrıs’tan ‘hayır’ çıkmıştı. Yani burayı kale olarak gören TC devleti yine umduğunu bulamamıştı. 

Uzun lafın kısası; siyasilerin buradan çıkarması gereken dersler var. Halka rağmen siyaset yapamayacaklarını anlamaları gerekmektedir. Burada yaratılan düzende var olabilmek için ‘sin da gülle geçsin’ demek artık en hafif tabiriyle sonsuza dek bitmek demektir. Yapılması gereken, ‘paranızı biz veriyoruz’ diyenlerin çenesini kapatmak için, ‘bir verip, beş alıyorsun’ demek değil, maaşları ödeyecek duruma gelmektir. Bu koşullar altında zincirlerimizden başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktur!