“Filistin ve Kıbrıs sorunlarından çıkarılacak dersler...”

Sevgül Uludağ

George Kumullis

(Çok değerli arkadaşımız, yazar George Kumullis’in 2 Mart 2024 tarihinde POLİTİS gazetesinde yayımlanan yazısını İngilizce’ye çevirmesini istedik, bizi kırmadı ve sağolsun yazısını Rumca’dan İngilizce’ye çevirerek bize gönderdi. Biz de bu yazıyı özetle derleyip Türkçeleştirebildik böylece. Kendisine yürekten teşekkürler... S.U.)

Filistin ve Kıbrıs sorununa dair çıkarılacak ilk ders, aşırı sağın yıkıcı rolüdür. Dikkatimizi Filistin sorununa verelim: neredeyse tüm dünya iki ayrı devletin Ürdün Nehri batısındaki topraklarda kurulmasını, bunlardan birinin Filistin, diğerinin de İsrailliler’in devleti olmasını desteklemektedir. Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin tekrar tekrar oy vermiş olduğu budur. İsrail’in sarsılmaz destekçisi olan ABD’de dahi çeşitli hükümetler yanyana, karşılıklı saygı temelinde, iki halkın güvenliğini ve barışı sağlamak prensibiyle hemfikir olagelmişlerdir sık sık. Daha geçen hafta, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller gazetecilere, Gazze’deki savaş sonrasında ABD’nin “aktif biçimde bağımsız bir Filistin devletinin yaratılmasını ileri götürdüğünü” söyledi.

Ancak İsrail’de ve Filistin’de bu çözüme karşı olanlar kimlerdir?

ÇÖZÜME KARŞI OLANLAR AŞIRI SAĞCILARDIR...

İsrail tarafında Netahyahu’nun iktidardaki Likud partisi buna karşıdır, aşırı sağcı, Siyonist bir partidir bu, Araplar’a karşıdır ve Batı Şeria’da yerleşimlerden yanadır – yani İsrail yurttaşlarının Filistinliler’e ait topraklara yerleşmesi için yerleşimler inşa edilmesinden yanadır. Bu topraklar 1967 yılındaki savaştan sonra İsrail tarafından işgal edilmiş ya da ilhak edilmiştir.

Bu yerleşimler, Filistinliler’le barış arayışlarının önündeki ana engellerdendir.

Öte yandan HAMAS örgütü de, aşırı sağı temsil etmektedir. Radikal bir İslami örgüttür ki pek çok ülke bu örgütü eylemlerinden ötürü terörist bir örgüt olarak kabul etmektedir. HAMAS, israil’i tanımıyor ve uzun vadeli hedefinin de İsrail’i haritadan silmek olduğunu söylüyor.

Onlarca yıldan bu yana yürütülen barış müzakerelerinin temelini, İsrail-Filistin çatışmasının çözümünün “iki devletli çözüm” çerçevesinde olması oluşturmuştur.

Şimdiki savaş ise bu politikanın başarısızlığıdır – 75 yıl boyunca hiçbir uzlaşmaya varılmamış ve şimdilerde TV ekranlarında her gün benzeri görülmemiş şiddete tanık oluyoruz.   İki tarafın tutumlarını ele aldığımızda, bir çözüm olasılığı sıfırdır.

AŞIRI SAĞCILAR ÇÖZÜME KARŞI...

Benzer bir şey Kıbrıs’ta da geçerlidir. “KKTC”de Tatar uluslararası kamuoyu tarafından desteklenen iki bölgeli, iki toplumlu çözümü reddetmekte ve egemen eşitlikte ısrar etmektedir ki bunun anlamı da iki devletli bir çözümdür. Kıbrıslırumlar’ın aşırı sağı da iki toplumlu, iki bölgeli federasyonu reddetmektedir. ELAM, EDEK ve DİKO’nun bir bölümü ile Kilise, birleşik bir anayasaya sahip olan, Kıbrıslıtürkler’in de yalnızca bir azınlık olacağı (siyasi eşitliğe sahip bir toplum olarak güvence altına alınmamış olacağı) bir Kıbrıs’ın düşünü kurmaktadır. Bu durumda da bir çözüm olasılığı sıfırdır.

YERLEŞİM YERLERİ İNŞA EDİLMESİ...

Çıkarılması gereken bir diğer ders ise zamanın adalet sağlamasıdır. İsrail, Batı Şeria’yı, Doğu Kudüs’ü ve Gazze Şeridi’ni 1967’deki Altı Gün Savaşı ardından ele geçirir geçirmez buraya yerleşim yerleri inşa etmeye başlamıştı. Buraya yerleştirilenler İsrail yurttaşlarıdır ki kendileri Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te işgal edilmiş özel Filistin topraklarında yaşamaktadır. Bu yerleşimlerin büyük çoğunluğu özel Filistin topraklarında inşa edilmiştir. Şimdilerde işgal altındaki Batı Şeria ile Doğu Kudüs’te 700 bin yerleşik yaşamaktadır. Ve iki devletli bir anlaşma olacak olursa bu 700 bin yerleşimci (ki çoğu Batı Şeria’da dünyaya gelmiştir) İsrail’in işgal ettiği toprakları 1967 savaşı öncesine dönmek üzere iade etmeyi “insancıl” nedenler ileri sürerek kabul etmeyecektir. Batı Şeria’daki yerleşimler, Kıbrıs’ın kuzeyindeki yerleşimleri anımsatıyor. Şener Levent’in bu hafta POLİTİS’te çıkan bir yazısına göre işgal altındaki topraklardaki nüfus resmi olmayan rakamlara göre 2 milyona çıkmıştır – bunlardan birbuçuk mülyon kadarı Türkler/Kıbrıslıtürkler’dir (Kıbrıslıtürkler küçük bir azınlıktır bu rakam içinde) ve 500 bin civarında da Rus, İsrailli ve İranlı vardır.

KIBRISLIRUMLAR AZINLIK OLDU...

Hiç kuşkusuz bu rakamları okumak bizi sarsıyor. Levent rakamları yüzde yüz abartıyor olsa bile, bunun anlamı Kıbrıslırumlar’ın azınlık olduğu anlamına gelir. Kıbrıs sorunu çözümsüz kaldığı sürece, işgal altındaki topraklarda nüfus artacak ve yüzbinlerce yerleşimci ve onların evlatlarını oradan çıkarmak mümkün olmayacaktır. Uluslararası mahkemelerin desteğiyle Kıbrıs’taki yerleşimcilerin evlatları zamanla orada kalmaya hak kazanıyor. Şu anda onbinlerce ergen vardır ki bunlar 70’li yıllarda Kıbrıs’a yerleşenlerin torunlarıdır. Bizim “uzun vadeli mücadelemiz” Türkiye’ye işgal altındaki toprakları metodik biçimde kolonileştirme fırsatını altın tepsi içinde sunmuştur.

BM KARARLARINI TAKAN YOK...

Bir diğer bulgu, savaşa dahil olan güçlü devletlerin çeşitli BM kararlarını dikkate almamalarıdır. “Thukididis’in diyeceği gibi “Güçlü olan haklıdır”. Örneğin 1967’deki Atlı Gün Savaşı ardından BM Güvenlik Konseyi, 242 numaralı Kararı almıştı, bu karar, İsrail askeri kuvvetlerinin “işgal ettikleri topraklardan çekilmeleri” çağrısı yapmaktaydı. Bu önemli bir köşe taşıydı çünkü uluslararası topluluğun kabul ettiği “yeşil hattı” oluşturmaktaydı. Ancak İsrail işgal ettiği toprakları geri vermiyor, tam tersine buralarda yerleşimler kuruyor. Türkiye Kıbrıs’ı işgal ettiği zaman BM Güvenlik Konseyi 353 numaralı Kararı’nı almıştı, bu karar da “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dış askeri müdahalenin derhal sona erdirilmesi” ve “tüm yabancı askerlerin Kıbrıs’tan derhal çekilmesi” çağrısında bulunmaktaydı. Peki ne oldu? Hiçbirşey olmadı!



Gazze'de şu anki durumdan görünüm...

(George Kumullis’in POLİTİS gazetesinde 2.3.2024’te Rumca yayımlanan yazısının kendi çevirisiyle İngilizcesi’nden özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).

 


“Türkiye kronik sorunlarını neden çözemiyor?”

Ohannes Kılıçdağı

Haftasonu, Türkiye’de yeni bir futbolda şiddet vakasına tanık olduk. Daha öncesi bir yana, benim aklım erip de futbol seyretmeye başladığım 1980’lerden beri, futbolda şiddet çözülemeyen bir sorundur. Türkiye’nin uzun süredir çözemediği, kronikleşmiş sorunu yalnız bu değil. Bırakın öyle büyük, görece karmaşık, çözümü nispeten zor siyasi ve ekonomik sorunları, kuşaklardır çözemediği, futbolda şiddet benzeri o kadar çok sorunu var ki Türkiye’nin... Aklıma gelen irili ufaklı bu tür sorunları sayacak olursak: depreme hazırlık ve sağlıklı yapılaşma, trafik kazalarını önleme, yanlış balıkçılık dolayısıyla denizlerin kurutulması, orman arazilerinin ve sulak alanların günden güne daralması, özellikle İstanbul’da taksi ve taksicilik sorunu, sokak hayvanlarının ne olacağı... Aklınıza gelenlerle listeyi siz uzatın...

CİDDİ BİR RANT VE KÜMELENMİŞ GRUPLARIN DİRENCİ...

Peki, bu neden böyle? Neden Türkiye, bu gibi sorunlarını bir türlü çözemiyor? Şüphesiz, bu sorunun tek bir cevabı yok. Örneğin, saydığımız sorunların kimisinde ciddi bir rant ve o rantın etrafına kümelenmiş grupların, lobilerin direnci ve onların merkezî ve yerel yönetimlerle ilişki ve çıkar ağları önemli bir etken. O direnç bir türlü kırılamıyor. Öte yandan, bu faktörü de içine alan daha geniş bir durumdan bahsetmek gerekiyor. Şöyle ki, Türkiye irili ufaklı hiçbir sorununu çözemiyor, çünkü sorun çözmenin gerektirdiği fikrî, hissî ve ahlaki altyapı ne yönetenlerde ne halkta yeterince mevcut. Bundan kastım, temel olarak, meseleleri ele alırken, analiz ederken, yorumlarken, karşındakiyle tartışırken başvurulan düşünce biçimi ve takınılan tutum. Bu altyapının birçok bileşeninden bahsedilebilir. Temel bir ayrım, bu fikrî, hissî ve ahlaki altyapının pozitif ve negatif unsurları arasında yapılabilir. Başka bir deyişle, zikrettiğim düşünme biçimi ve takınılan tutumda olması gereken (pozitif) ve olmaması gereken (negatif) unsurlardan bahsedilebilir.

SORUNU ÇÖZMEK İÇİN ONU SORUN OLARAK GÖRMEK GEREK...

Negatif, yani olmaması gereken unsurlara dair bir örnek olarak sıkça karşılaştığımız şu tutumu zikredebilirim: Türkiye’deki bir sorunu, bir yanlışı, bir eksikliği, olmaması gereken bir durumu işaret ettiğinizde size sıkça verilen cevaplardan biri, başka ülkelerde de benzer durumların, benzer sorunların olduğudur; veya Türkiye’nin tarihinde bir haksızlığa, bir zulme işaret edersin, çıkarlar sana “Bilmem nerede de şöyle oldu, böyle oldu” derler. Şüphesiz, Türkiye, tarihinde zulüm ve bugününde sorunları olan tek ülke değil. İyi de, biz bu sorunları çözmek, daha iyi, huzurlu, müreffeh bir toplumsal hayata kavuşmak için diğer tüm ülkelerin tüm sorunlarını çözmelerini mi bekleyeceğiz? Onların da kendi sorunlarını çözememiş olması bizi neden rahatlatıyor? (Ki bizim çözemediğimiz sorunları çözen ülkeler de çok var.)

Bir sorunu çözebilmek için önce onu sorun olarak görmek, ondan rahatsızlık duymak gerekiyor. İnsan rahatsız olmadığı bir şeyi değiştirmekle uğraşmaz. Ama sözde değil, gerçek bir rahatsızlığı kastediyorum. Tabii, rahatsızlık duymak sorunu çözmek için yeterli değil ama gerek şarttır. Kendi sorunlarına dikkat çekildiğinde başka ülkelere bakıp avunan, rahatlayan bir düşünme biçiminin o sorunları çözme ihtimali var mı? Benzer şekilde, bugün var olan bir yanlışı söylediğinizde onun karşısına geçmişin yanlışlarını koyarak “Böyle gelmiş böyle gider” demeye getiren biri o yanlışı düzeltebilir mi? İşte bunlar, fikrî ve ahlaki altyapı dediğim şeyin bazı parçaları.

MIH GİBİ KENDİ POZİSYONUNA YAPIŞMIŞLAR...

O altyapının bir başka veçhesi de şu: Türkiye’de insanlar, mevzu ne olursa olsun, tartışırken, konuşurken, analiz ederken hiçbir nüansı, hiçbir ara noktayı, griliği, tereddüdü, ikircikliliği görmek istemiyor, kabul etmiyor. Herkes her şeyin çok net olmasını istiyor. Herkes mıh gibi kendi pozisyonuna yapışmış ve karşısındakinden de tam olarak o pozisyonda olmasını bekliyor. Kendisininkinden kıl kadar sapan bir yorumu insanlar anında saldırganlıkla karşılıyor. Hâlbuki diyalog, insanın karşısındakininki kadar kendi fikrini de değiştirebilmesi ihtimalini barındırırsa manalı olur.


Tranbzonspor maçında saldırı anlarından bir görünüm...

(AGOS – Ohannes KILIÇDAĞI – 22.3.2024)