“Faşizm ve 28 Ekim’in yıldönümü...”

Sevgül Uludağ

BASINDAN GÜNCEL...

George Kumullis

1930’lu yıllardan bu yana gençleri tam olarak askerileştirmeyi hedefleyen Metaksa diktaötürlüğünden bu yana, 28 Ekim ve diğer milli bayramlarda öğrenci geçit törenleri, faşist bir gelenek olarak devam ettirilmektedir. Bu resmi geçitlerin ilham kaynakları Musollini ile Hitler’di, bunlar insanlığa kan kusturan faşistlerdi... Onlar gibi benzer düşünceli Metaksa’nın Yunanistan ve Kıbrıs’taki oluşumları da komik bir çelişkiyi ortaya koyuyor: Nasıl olur da faşizme karşı mücadele, faşist bir resmi geçitle kutlanabiliyor?

Her halukarda biz Kıbrıslırumlar, faşizmin en büyük kurbanları idik. Kara Temmuz 1974’te Yunan Cuntası Kıbrıs’ı işgal ettiğinde (bir darbe örgütlediğinde) bizler de faşizmin acı tadına varmıştık...

Geleceğin tarihçileri bizleri acımasız biçimde yargılayacaklar çünkü bizler bu resmi geçitlere katılmakta oldukça istekliyizdir. Ancak pedagojik psikologlar da buna, öğrenci resmi geçitlerinin yüsek derecede baskıcı olduğuna ve ancak totaliter rejimler tarafından organize edildiğine dikkat çekeceklerdir... Görünmez bağlarla bağlanmış gibi görmez bakışlarla sert bir yüz ifadesi, sert bir askeri duruş ve hareketlerin aynılığı, öğrencilerin hareketlerinin gelişim standartları ve diğer yeteneklerinin gelişimine ilişkin pedagojik standartlarla tam bir çelişki içerisindedir.

Beden eğitimi öğretmenleri tarafından saatler boyunca öğrencilere askeri bir düzen içerisinde nasıl yürüyeceklerini alıştırmaları ve sürekli olarak “Dikkat! Yürüyün’ Hade! Sol, Sağ, Sol Sağ” diye bağırmaları, cimnastikte nasıl kusursuz olmaları için uğraşmaları yerine, öğrencilerin tam olarak faşizmin, milliyetçiliğin e yurtseverliğin ne olduğunu öğrenmeleri çok daha iyi olacaktır çünkü bu kavramlar öğrenciler için ve hatta toplumumuzun büyük bölümü için net kavramlar değildir.

Elbette okullar 1940 yılında efsanevi savaşçıların gücünü, cesaretini ve kahramanlıklarını vurgulamalıdır, bunlar Yunanistan’ın bağımsızlığı için savaşanlardı ve İtalyan işgalcilere karşı duruşlarını ortaya koymaktaydılar... Elbette bu zorunludur. Ancak daha da önemlisi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hayatta kalabilmesi için, 1940 Efsanesi’nin, faşizme karşı direnişi sembolize ettiğini öğrencilere anlatmalıyız...

Ancak faşizm, milliyetçilik ve yurtseverlik tam olarak ne anlama geliyor? Faşizm, sanki de geçen yüzyıldan kalma bir kalıntı gibi görünüyor. Ancak bugünün terimleriyle ve gerçeklikleriyle bu sözcüğü tekrardan ele almak gerekir... Bu terimin tarihi bir kalıntı mı yoksa barış ve özgürlük, çeşitlilik, eşitlik, adalet, itina ve nezakete ilişkin değerlere ve demokrasiye yönelik gerçek bir tehdit olup olmadığına bakılmalıdır.

Bu deyişin gelişigüzel biçimde kullanımı, faşizmin artık gerçek bir tehdit olmadığı ve yanlızca pek az güçlü diktatörler için geçerli olduğu yönünde bir inanç riskini de taşıyor... Her halukarda, tarihte faşizme basit bir referans ardından okullar öğrencilere faşizmin aşırı sağın bir siyasi-sosyal sistemi olduğunu, otoriter ve milliyetçi bir karakteri olduğunu ve bu şekliyle parlamenterizmi ve demokrasiyi feshetmeyü amaçladığını çünkü bunun tek parti yönetimine ve totaliterizme dayandığını izah etmelidir.

“Yurtseverlik” kavramı, “milliyetçilik” kavramıyla karıştırılmamalıdır. De Gaulle’e göre “yurtseverlik, insanın kendi halkına yönelik sevgisinin en önemli şey olmasıdır, oysa milliyetçilikte, başka halklara yönelik nefret en büyük şeydir...”

Bir başka deyişle yurtseverlik yalnızca kendi kendi yurdunuzu sevip saygı göstermek değil, başkalarının yurtlarını da sevip onlara da saygı göstermektir. Dolayısıyla bu tanıma göre bir yurtsever farklı bir halka karşı saldırgan ve taşkın olamaz çünkü onun özelliklerine saygı gösterir ve onu eşit olarak görür. Bu bağlamda yurtseverlik evrensel bir değer taşır ve halkların barışçıl biçimde bir arada yaşamalarını ileri götürmeye çalışır. Ünlü Yunan şair Kostis Palamas 1890 yılında şöyle yazmıştı: “Yurtseverlik en yüce duygudur ancak popülüst ve ahlaksız politikacılar tarafından, megalomanyaklar ve medya tarafından sömürüde en fazla kullanılan duygudur...”

Sanki de Kostis Palamas hala bizimle birliktedir!

ELAM, milliyetçiliği yurtseverlikle eşit sayıyor ve sözde “yurtsever” futbol kulüplerinin hayranları aracılığıyla organize olarak genç insanlarımızın büyük çoğunluğundan destek almayı başarmış durumdadır. ELAM’ın ve Avrupa’daki diğer faşist partilerin yükselişinden kaygı duymalıyız çünkü bunlar, bizim kucakladığımız Avrupa’nın geleneksel liberal ideallerine karşı en meydan okuyucu kışkırtmadır...

Kaleme aldığım bu makalenin Eğitim Bakanlığı’nın durgun sularını sarsacağına ilişkin herhangi bir beklentim yoktur. Eğitim Bakanlığı Aşırı Sağ’ın en güçlü kalesiyken ve talimatlarını ve kutsamalarını Başpiskobos’tan alıyorken bu nasıl olabilir ki? Bir İngiliz atasözü “Leopar, üstündeki lekeleri değiştiremez” der... Bazı öğretmenlerin seküler bir okul için önerileri ne yazık ki çölde yükselen seslere benziyor... İşte tam da bu nedenden ötürü, Kıbrıs’ın siyasi geleceği kasvetlidir...

 (POLİTİS gazetesinde 30 Ekim 2021 tarihinde yayımlanan George Kumullis’in yazısını İngilizce metinden Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).

 


DÜNYADA GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEYLE İLGİLİ NELER YAPILIYOR?

“Sırbistan’da Kosova savaş suçları davası iki yıldır erteleniyor...”

Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı’nda yer alan bir habere göre, Sırbistan’da görüşülmesi gereken Kosova’da işlenmiş savaş suçlarına ilişkin bir dava, son iki yıldır erteleniyor.

Miliça Stoyanoviç’in haberine göre 11 Yugoslav Ordusu askerine yönelik dava, Kasım 2019’dan bu yana görüşülmedi... Sözkonusu 11 asker, Kosova savaşı esnasında sivillere karşı savaş suçu işlemekle suçlanmaktadır.

Mayıs 1999’da Kosova’da dört köyde işlemiş oldukları savaş suçları nedeniyle mahkemeye verilen Yugoslav ordusunda eskiden asker olan 11 kişinin davasının görüşülmesi, geçtiğimiz günlerde Belgrad Yüksek Mahkemesi tarafından yeniden ertelendi – böylece son iki senedir, dava görüşülmeden sürekli erteleniyor.

Bu kez erteleme gerekçesi, Almanya’da bir hapishanede bulunan Zoran Raskoviç adlı görgü tanığıyla bir video konferansı düzenlenmesinin becerilememesi olmuş.

Bir diğer görgü tanığı olan Zoran Obradoviç de Almanya’da yaşıyor ve Covid 19 nedeniyle Belgrad’da mahkemeye çıkmak üzere gelememiş...

Yargıç Vladimir Duruz, yaptığı açıklamada 1 Kasım’ın Almanya’da resmi tatil olması nedeniyle video konferansını düzenleyemediklerini söyledi.

Yargıç, “Raskoviç’i sorgulamamız kesin idi ancak Cuma öğleden sonra hapishane bize bu video konferansının başka bir enstitüde yapılacağını ve o gün tatil olduğu için mahkumu oraya götüremeyeceklerini söyledi” diye konuştu.

177nci Yugoslav Ordu Birliği’nin eski 11 üyesi olan şahıslar, Zahaç, Çuska, Pavlan ve Lyubeniç köylerinde Mayıs 1999’da savaş suçu işlemekten ötürü dava edilmiş bulunuyorlar. Mahkemedeki suçlamalara göre sözkonusu 11 eski asker, en az 118 Arnavut kökenli insanı öldürmüşler...

Sözkonusu askerler 2014 yılında yargılanarak mahkum olmuşlar ve toplam 106 yıl hapse mahkum edilmişlerdi ancak bir Sırp mahkeme bu kararı 2015 yılında iptal ederek davayı terkar görülmek üzere Belgrad Yüksek Mahkemesi’ne havale etti.

Davayla ilgili görgü tanığı en son Haziran 2019’da dinlenmişti... Diğer görgü tanıklarının dinlenmeleri ise sürekli ertelenmiş bulunuyor.

Yargıç Duruz, ilk dava esnasında tüm tanıkların doğrudan dinlenmemesi nedeniyle davanın yeniden görüşüldüğüne dikkati çekti.