Farklı bakış açıları ama istek aynı

Tayfun Çağra

Kendini ‘daha solcu’ bulan bazı arkadaşların yine kendilerine göre ‘yumuşak solcu’, hatta ‘düzenle uyum sağlamış’ gördükleri kesimlere ve kişilere dönük kullandıkları dil sürekli karşımıza çıkar.

“Türkiye’nin dilini kullanıyorlar, Erdoğan’ın söylediklerini söylüyorlar” gibi yaklaşımlar, kendilerince ‘solcu’ bulmadıkları kişilerin söylediği, kullandığı dilin kendi beyninden geçenlerin söylenmemesi nedeniyle ‘beğenmeme’, ‘memnun kalmama’ hissiyatını yansıtıyor aslında.

Bir politikacı, bir akademisyen, bir lider, sayfadaki özne Tufan Erhürman, yukarıda sözünü ettiğim kişilerin beğenmeleri, memnun kalmalarını sağlayacak bir dili seçmek durumunda değildir. Hatta olmamalıdır da çünkü o dili kullandığı an, o makamda oturmanın bir anlamı yoktur.

Liderlik, sesi çok çıkan, küçük bir kesimin beğenilerini karşılamak için yapılmaz. Öyle yapılacak olsa o makama zaten gelemeyecektir ve öyle de olmamalıdır zaten.

Erhürman gibi birinin o makama gelememesi de Tatar’ın veya bir benzerinin o makamı işgal ederek yine yıllarca Kıbrıs sorununun konu edilmediği, güven yaratıcı önlemlerin sözünün geçmediği, müzakerelerin başlayıp başlayamayacağı umudunun unutulduğu zamanlar anlamına gelecektir.

***

Tufan Erhürman, Antalya Diplomasi Forum’unda konuştu ve seçimden önceki ve sonraki konumunu, hazırlıklarını, Kıbrıs sorunuyla ilgili görüşlerini ve görüşmelerini ve Kıbrıs Türk tarafı olarak sürdürülmesi gereken süreci anlattı;

“Türkiye ile Kıbrıs sorunu ve Kıbrıs’ın kuzeyinin dış politikası şimdiye kadar yakın istişare ve koordinasyon içinde yürütüldü, ben de bunu böyle yapacağım” dedi.

“Aman niçin böyle dedi?”

Neden demesin ki? Öyle olmadı mı? Tamam, Kıbrıs’ta Türk tarafının politikaları Türkiye’nin onayından geçmeden uygulanmadıysa bile bu durum “yakın istişareye” girmiyor mu?

Kaldı ki Kıbrıs sorununda Türkiye ile birlikte yürümek, Ankara’ya olması gerekeni anlatmak, Kıbrıslı Türklerin çıkarlarının öncelik alınması gerektiğini ortaya koymak, Kıbrıs’ta iki toplumun birbirine öncelikle güven duymasının önemini benimsetmek için bu yakın ilişkilerin zaten olması gerekmiyor mu?

Olası bir çözümün altına imza atabilmek için bu yolu Türkiye ile birlikte yürümek gerekmiyor mu?

Ankara’ya rağmen Kıbrıs’ta bir çözüm mümkün mü?

“Neden Türkiye ile yakın ilişkiler kuruluyor?” gibi bir suçlama veya sorgulama ne kadar doğru olabilir ki?

Böyle bir yaklaşım kendini tatminden öteye gidebilir mi? Akıllıca mı, diplomatik mi hatta insani mi?

‘İnsani mi?’ diye sorguluyorum ben de çünkü birilerinin bencilce kendi beğenileri ve tatminleri için gösterdikleri yaklaşım, bir toplumun beklenen ve istenen olası geleceğinin önüne set örecek bir tutumdur. 

***

“Kıbrıs Türk halkı iki kurucu eşit ortaktan biridir” denirken buna neden karşı çıkılır ki?!

1960 Cumhuriyeti’nde de öyle olmadı mı? Erhürman’ın hatırlattığı gibi o dönemin Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Küçük’ün tek başına veto hakkı yok muydu?

Şimdi ne değişti ki? Daha ileriye gidecekken, olan haklardan da vazgeçmeye yakın durmak nasıl bir tutum olabilir ki?

***

Dönüşümlü Başkanlık istemek, siyasi eşitliğin kabul edilmemesi durumunda dosyalanan dört maddelik metodolojinin bu birinci maddesinden öteye geçilmesini istememek, yılların tecrübesinin ardından, sorunun çözümüne yardım edecek bir yaklaşım olarak ortaya konuluyor.

Muallakta bırakılmayacak ve olası bir anlaşmada Kıbrıslı Türklerin ‘azınlık’ olarak görülmesine izin vermeyecek bir yaklaşımın başta ortaya konması akıllıca bir tutumdur. Bu tutumun da ADF’de tekrar edilmesi, vurgulanması o kadar önemlidir.     

***

Evet, şimdiye kadar çok büyük yanlışlar yapıldı. Hukuki olmayan uygulamalar yapıldı, Kıbrıslı Rumların toprakları alındı, satıldı, tapular verildi, geriye dönüşü olmayan hatalar yapıldı.

Nüfus yapısı bozuldu, Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar karşısında ‘azınlık’ olmasın diye mücadele ederken başka biçimde ‘azınlığı’ yaşamak durumunda kaldılar.

***

Elimizde olmayan nedenlerle, çoğu zaman da ‘kukla’lık yaparak, umursuz ve bencil yaklaşımlarla bugünleri yaşamak durumunda kalırken yine de bu toplum herşeye rağmen 2004 Referandumu’nda, 2017’de Crans Montana’da çözüm isteğini, yeniden birleşme isteğini çok büyük bir şekilde ortaya koydu. Şimdi yeni Cumhurbaşkanı ile de bu istek sürekli dile getiriliyor.

“Ama Türkiye’nin dilinde konuşuyor.” Bu doğru değil. Diplomatik dil kullanılıyor, uluslararası hukuk öne çıkarılarak, realite göz ardı edilmeden bilinçli seçilmiş bir dil var Erhürman’da.

***

Kaldı ki Erdoğan da son birkaç gün önce “Adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözümün artık bu Ada’da gerçekleşmesinin yanındayız” şeklinde bir ifade kullandı. “Ama iki devlet de demiş” daha sonra… Diyelim ki demiş. Olası bir çözümde bu çözümün adı ne olursa olsun ‘iki devletçik’ olmayacak mı zaten? Neden Erdoğan’ın ‘iki devlet’ deyimini o ‘iki devlete’ yormuyoruz ki!

Evet, Antalya’da yani Türkiye’de olması nedeniyle Erhürman tarafından panelde Türkiye kamuoyu ve Ankara’ya dönük bazı yaklaşımları, işbirliği mesajları da ortaya konmuş olabilir ama bu da zaten farklı biçimlerde varolan işbirliğinden öteye geçen bir yaklaşım değildir.    

***

Farklı bakış açıları, istekler aynı olsa da insanı bazen farklı noktalara götürebiliyor. Önemli olan toplumsal ve ülkesel kazancın farkındalığında o farklı bakış açılarının birbirine yakınlaşmasını sağlayabilmek