Ümit İnatçı: “En büyük düşmanımız muğlaklık”

Cenk Mutluyakalı

“Değişimin adını koymadan, meçhul adreslere yönelik her çaba bir gösteri toplumu olma refleksinden öteye gidemez”

Yine bir sanatçının kapısını çalıyor, yine dertleniyoruz.
Hepimiz - ya da çoğumuz - bir gerçeği biliyoruz: "Bu düzen yalan ve geleceği yok."
Bile bile yalanla yoğruluyor, uyumlaşıyor, kendi yaşam döngümüz için bu düzenden yararlanıyor, isyan ediyor ama değiştiremiyoruz. Ya da değiştirmek istemiyoruz.
Yıllardır inatla üreten, sanatın farklı disiplinlerinde nitelikli işlere imzasını atan ve bedel ödemeyi göze alarak muhalif duruşunu koruyan Ümit İnatçı’ya soruyorum, “nereye kadar?

“Kısır döngüden bahsediyorsun… Bunun nereye kadar sürdürülebilir olduğu bizim gelecekle ilgili ne istediğimize bağlı. Bir yandan bize şu sahte demokrasi ortamı içinde sunulan konfor, diğer yandan hak etmediğimiz birçok kazanımı yitirme kaygısı. İsyanımız çoğu zaman hâlâ gebermediğimizin sinyallerini verme ihtiyacından doğar, yine de değişimin ivme kazanacağı bir isyan değil bu. Değişimin adını koymadan, meçhul adreslere yönelik her çaba bir gösteri toplumu olma refleksinden öteye gidemez. Geleceğe yönelik toplumsal kazanımlarımız yerine günü kurtarma uğraşı içinde olmak bizim en büyük çelişkimizdir.”


“Empatiden yoksun, duyu yitimine
varan bir parasal oburluk söz konusu”

Bir yıl önceki sohbetimizde, 'Kıbrıslı Türkleri saf dışı bırakıyorlar' demiştiniz? Görüyoruz ki, son bir yılda özellikle yabancılara daha fazla mal satıldı. Toplum demokrasi ve irade olarak yaşadığı topraklarda saf dışı kaldıkça, rant hedefi büyüyor mu? Üstelik bu mülklerin çoğu da uluslararası hukuk önünde tartışmalı...

“Evet, bunu söylerken saf dışı bırakılmak ve bir edilgenlik göstergesi olarak kendiliğinden saf dışı kalma durumuna da dikkat çekmek istedim. Benim zaten ideolojik olarak mülkiyet ve miras konusunda net fikirlerim var. Toprak kimsenin malı değil ve özel mülkiyet yerine ortak mülkiyeti yeğlerim. Banal materyalizmin en somut kapitali olan mülkiyet esas olarak sınıfsal mesafelerin de açılmasına neden olan tek gerçekliktir. Bu bir yana, bizim Kıbrıs adası olarak özelimizdeki duruma baktığında, söz konusu mülklerin bir savaş ganimeti tasarrufu olduğu gerçeği var karşımızda. Bu bağlamda konuşulacak olan şey toplumsal açıdan içinde bulunduğumuz etik yozlaşmadır. Empatiden yoksun, duyu yitimine varan bir parasal oburluk söz konusu… İşte saf dışı kalmanın esas ahlaki temelleri de burada atıldı. Hak etmediğini elde etmenin bir bedeli olacaktı elbette… Ganimetle ödüllendirilmek saf dışı kalmamıza neden olan siyasi bir rüşvetti; kabullendik…”       

Sanatçılar, radikaller, ilericiler ne yapacak? Sürekli hakikati görmek, anlatmak, karanlığı yinelemek de yoruyor. Işık nerede? Kimi zaman şu da söyleniyor, "Muhalif duruş kolay, bize, ışığı gösteriniz?" Soru şu aslında, "Bu ülke nasıl kurtulur?"

“Sanatçılar derken bu kavramı tırnak içine almak istiyorum. Radikalliğin de sınırları marjinal bir alana sıkışıp kaldı. İlericilik ise çok göreli bir kavram. Biz tuhaf bir şekilde muhalif olmanın bile sınırlarını belirledik. Radikal olmak provokatörlüğe giriyor; karşıgelimlerini bu kadar törpüleyen bir muhalefet anlayışı görülmemiştir. Bir kere sayıları az da olsa ışığı gösteren hatırı sayılır sayıda aydınımız vardır. Bu konuda kendimi örnek gösterebilirim; çok da mütevazı olmaya gerek yok. Ancak kurtarılmayı bekleyenler gözlerinin de bu ışıktan fazla kamaşmasını istemiyorlar. Hem rahatın bozulmayacak hem de radikal çözümlere açık olacaksın; mümkün değil. ‘Bu ülke nasıl kurtulur’ sorusunun yanıtı belli: Önce çözüm, sonra başımızın çaresine bakarız. Bunca kemikleşmiş olumsuzluktan, iğretilikten sonra çözümle gelecek olan normalleşme süreci de çok sancılı olacak; bozulduk bir kere… Diğer yandan varoluşsal kurtuluş bir olgunlaşma sürecini içerir, bugünden yarına olacak bir iş değil. Her şeyden önce net bir özerklik duygusu ve tavrına sahip olmamız lazım. Çoğunlukta olan ‘muhalif’ siyaset bilincimizde böyle bir belirme hâlâ netleşmiş değil… En büyük düşmanımız da muğlaklık…”


“Sanatı halen bir sosyal garnitür olarak algılayanlar var”

Geçenlerde bir röportajda okumuştum, "Sanatın önemli tarafı, insana bir değişme ve başkalaşma arzusu vermesi..." Kıbrıs'ın kuzeyinde değişemiyoruz! Bunun bir sebebi de gösterişle gizlenen cehalet mi?

“Sanatı halen bir sosyal garnitür olarak algılayanlar var. Bunu böyle algılayanlar ise bizim ‘cahil’ sınıfına koymadığımız, allı pullu akademik unvanlarla bir statü ayrıcalığına sığınıp kendini aydın sananlardır. Hobi ressamlığı ile sanatsal etkinliği birbirine karıştıran aydınlara ne kadar aydın diyebiliriz o da ayrı bir mesele. Bu konuda medyanın da kabahatleri büyük; ipi sapa karıştırmanın yükü bize kalıyor. Eleştirdiğin zaman ‘kendini beğenmiş’ oluyorsun. Sanat bilgidir, eleştirel düşüncedir, yaşamı kavramanın üst dili olan estetik bir alandır; önce sanatın ne olduğunu ve toplumsal yaşama olan katkısının ne olduğunu kavrayabilmek lazım, sonra sosyolojik açıdan işlevlerini tartışırız. Bu aşamada bir toplum yapısına sahip olduğumuzu sanmıyorum…”

Sanat demişken, kişisel gündeminde neler var, yeni bir kitap, yeni bir sergi?

“Şu anda kitaplara yoğunlaştım. Yurt dışı sergiler için bir çalışma programına girmeyi biraz erteledim. İtalya’da bir müze sergisi planı var ama tarihi belirlenmiş değil. Haziranda karma bir İstanbul sergisi olacak. Burada sergi açar mıyım bilmem; değerlendirmem lazım. Birkaç hafta içinde çıkmasını planladığım kitap felsefi denemelerimden oluşur. Sanat düşüncesine odaklanmış bir kitap; ‘Sanat Algısı’ adıyla okuyucusuyla buluşacak. Yayına hazır edebi nitelikte bir kitabım daha var belki senenin ikinci yarısına yayınlarım. Bu arada monolog üzerine inşa edilen bir roman denemem var bakalım başarabilecek mıyım? Bir düşün emekçisi olarak çalışmaya devam ediyorum… Bırakamam… Hayata tutunma nedenim…”  


Fotoğraflar: Fatoş Arca