“Emete’nin Bahçesi ve St. Joseph Okulu…”

Sevgül Uludağ

Andreas Karayan, dört ciltlik roman dizisinde, tarihsel sıra içerisinde hayatından kesitleri kaleme aldı ve bunlara şimdi beşinci cilt de ekleniyor… Dört ciltlik anı-romanlarından ikisi de, çeşitli edebiyat ödülleri kazanmış. Kitaplarından biri İngilizce’ye çevrilmiş ve ikinci bir kitabı daha çevriliyor.

Karayan, Rumca olarak yayımlanmış olan “Gerçek bir Öykü” başlıklı ilk kitabından bir bölümün İngilizcesi’ni ricamız üzerine bize gönderdi ve Uzunyan Sokağı’ndan hatıralarını, İngilizce’den Türkçe’ye çevirmemize olanak sağladı. Bu yüzden kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Uzunyan Sokağı, Lefkoşa’da Rigenis Sokağı’na paralel bir sokak – Baf Kapısı yakınlarındaki bu sokakla ilgili Andreas Karayan’ın hatıralarını dün yayınlamaya başlamıştık.  Andreas Karayan hatıralarına devamla şöyle diyor:

“Emete’nin Bahçesi ve Saint Joseph Okulu…

İnsan yoldan birkaç basamak tırmanıp bir kapı açarak, koridor boyunca yürüyerek bir mucizeyle karşılaşabilirdi ki bu mucize, dış dünyadan iyice korunmuştu… Bu, Emete’nin büyülü bahçesiydi – Emete, annemin çok sevdiği, kızıl saçlı Kıbrıslıtürk arkadaşıydı. Hiç ayrılmaksızın birlikte büyümüşlerdi – ta ki savaş onları ayırıncaya kadar… Bahçeye egemen olan dört büyük hurma ağacıydı, altın hurmalarla doluydu bunlar ve günışığının gölgelerden süzüldüğü tüm çevrede de kadife gibi mis kokulu çiçekler vardı ve tabii ki güller… Bir sıranın üzerindeki takılara doğru büyüyordu yaseminler: bizler o sıraya oturup, bahçenin ortasındaki havuzdaki suyun akışına bakardık… Buradaki tek ses kuşların cıvıltısı ve suyun önceleri yüksek perdeden fışkırması, sonra da çiçekleri ve ağaçları sulamak üzere usulca akışı olurdu…

Yaseminleri toplayıp ipliğe dizerdik, bir kolye gibi takmak üzere… Emete bizlere sirkeyle piştikleri için ekzotik bir tada sahip olan hurmalar sunardı ve şurup içinde yüzen baklava ve kadeyif gibi Türk tatılarını sunardı…

Zor zamanlarda Emete’nin bahçesi bizim sığınağımız olurdu, bu bahçe annemin dükkanından birazcık aşaıda ve Saint Joseph Okulu’nun girişinin karşısındaydı – beş yaşlarındayken eğitimim için beni buraya götürüp bırakmışlardı – ya da şöyle söyleyebilirim: Çok densiz olduğum için beni evden uzaklaştırmak için bu okula yazdırmışlardı! Bu “eğitim”in yoğunluğunu deneyimleyince, sınıfın oda kapısının dışında oturup ağlıyor, annemi çağırıyordum!

Hiç de rahat olmayan tahta sıralarda geçiriyorduk günümüzü ve her sabah Rahibe Armelle, tombul yüzünü açığa çıkaran beyaz yakası hariç tümüyle siyahlar giyinmiş vaziyette sınıfa girerdi. Ayağa kalkıp onu karşılamamız gerekirdi… “Bonjour ma Soeur” diyerek… Sonra okul öncesi dersler başlıyordu. Yunan alfabesini gayet güzel biçimde yazmayı alışıyorduk; ben İngilizce’yi de ezberleyerek öğrenmekteydim. Benim kaligrafiye karşı sevgim Terra Santa İlkokulu’na başlayıncaya kadar devam etti – burada Peder Rafaello – ki kendisi de bir ressamdı – bizlere nazik ve kıvrık çizgilerle güzel biçimde birleşen harfler ve biçimleri nasıl yazacağımızı öğretiyordu, bunlar algılanması zor gülücükler gibiydi… Annem okumayı çok sevdiği halde, Saint Joseph Okulu’na yalnızca üçüncü sınıfa kadar devam edebilmişti – altıncı sınıfa kadar sürebilirdi bu – çünkü kızkardeşi Nelly vefat etmişti ve bu yüzden ailesine destek olmak maksadıyla terzilik öğrenmek durumunda kalmıştı… Saint Joseph Okulu’nda yarı yatılıydım – bu da, benim okula sabahları bir paket gibi götürülüp bırakılmam ve ikindi geç vakte kadar, ta annem dükkanını kapatıp beni alıncaya kadar orada terk edilmiş olmam demekti. Öğle yemeğimi burada yiyordum ancak sık sık kaçıp saklanıyordum… Böylece daha büyük kızlar beni aramaya başlıyorlardı, sonra da beni göğüslerine doğru okşayarak yaslıyorlar ve beni yediriyorlardı… Böylece bu okşamalar her zaman hayatımın önemli bir parçası olmuştur. Annem de bunun farkındaydı ve kaçıp saklandığım zamanlarda, her zaman işleri düzeltmek üzere beni güzelce okşardı!

Emete’nin evi hala duruyor ancak bahçesi, apartmanlar bloğu olarak geliştirilmiş. İki toplumlu çatışmalar ardından Emete, Kıbrıslıtürk gettosuna çekilerek hayatımızdan kaybolmuştu… Sonra da işgal gelmişti… Önemli bir Kıbrıslıtürk hükümet yetkilisiyle evlenmişti… Favieru Sokağı’ndaki dükkanımız yakılmıştı ve böylece Uzunyan Sokağı’ndan Ayios Domedios’a taşınmıştık… birkaç yıl sonra kapımız çalınmış ve annem açtığı zaman yaşlıca bir kadın orada duruyordu… Annemi görür görmez gözleri yaşlarla dolmuştu: “Carmella, beni tanımadın mı? Ben Emete’yim, seni görmeye geldim…”

(İngilizce’den Türkçe’ye çeviren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN – 20.4.2020)


Emete Hanım ve Bayan Carmella...


“1915’in Kadınları…”

YÜZLEŞME ATÖLYESİ, belgesel bir film olan “1915’in Kadınları”nın yapımcısı Bared Maronian’la AGOS’un röportajına yer verdi:

“Daha önce ‘Orphans of the Genocide’ filmiyle Ermeni Soykırımı’nda yetim kalan çocukların hikâyesini konu edinen Bared Maronian, bu kez ‘Women of 1915’ (1915’in Kadınları) belgeseliyle soykırımda Ermeni kadınların yaşadıklarını anlatıyor. ABD’de yaşayan Lübnan doğumlu Maronian ile, ilk projesi Soykırımın Yetimleri’nden yedi yıl sonra tamamldığı ikinci filmi 1915’in Kadınları hakkında konuştuk.

***  Soykırımda erkeklerin doğrudan öldürüldüklerini biliyoruz ancak kadınlarda durum biraz daha farklı. Kadınların seks kölesi olması veya satılması belgeselde de sıkça anlatılıyor. Bu açıdan baktığımızda, film üzerinde çalıştığınız zaman kadınların yaşadığı soykırım sizin için ne anlam ifade ediyor?

1915’in Kadınları belgeselinde, aslında var olmayan ‘cinskırım’ kelimesi, birkaç kez kullanıldı. Ermeni Soykırımı’nda kadınların neler yaşadıklarını göz önünde bulundurarak belki de bu kelimeyi ciddiye almamız gerekiyor.

Osmanlı askerleri, Ermeni erkekleri öldürerek veya onları iş kamplalarına göndererek, bu ailelerin dağılmasını sağladı. Bu durumda kadınlar çok daha kolay hedef haline geldiler ve kırılgan bir hal aldılar. Ermeni kadınlar köleleştirildi, haremlere gönderilerek cariye oldular, köle olarak satıldılar ve kendi istekleri dışında Türk, Kürt ve Arap ailelere entegre oldular.

Bu belgesel her ne kadar 1915’te kadınların yaşadığı kabusları anlatsa da, aynı zamanda o kadınların kurtuluş hikâyelerine ve direnişlerine de odaklanıyor. 1915’in Kadınları filminde fenomen olan bir başka kadın figürü de, kendi hayatlarını hiçe sayarak Osmanlı topraklarına gelen ve binlerce kadın ve çocuğu kurtaran Amerikalı, Avrupalı ve İskandinavyalı kadınlar.

 

***  1915’in kadınlar özelinde konuşulması son yıllarda yaygınlaştı. Sizce neden kadınların soykırım esnasında yaşadıkları bu kadar geç konuşulmaya başlandı?

Bir önceki projem olan ‘Orphans of the Genocide’ (1915’in Yetimleri) üzerine çalışırken, Ermeni Soykırımı’nda hayatta kalan çocukların, kadınlar tarafından kurtarıldığını çok net bir şekilde gözlemledim. Bu kadınlardan bazılarının Ermeni olmadığını öğrendiğimde ise şaşkınlığım daha da arttı. Aralarında misyonerler, sosyal çalışma görevlisi ve gönüllülerin olduğu bu kadınlardan bazıları, çocukları kurtarmak için hayatını kaybetti. Bu yüzden ben de Ermeni ve Ermeni olmayan kadınların hikâyelerini anlatmak ve onların merkezde olduğu bir film çekmek istedim. Bu film, bütünüyle ve sadece 1915’in kadınlarını konu ediniyor.

 

***  Belgeselde soykırımdan kurtulan Aurora Mardiganian’ın tanıklıklarını dinliyoruz. Sizce kadınların, soykırım hafızasının bugünlere ulaşmasında ne gibi rolleri var?

Soykırımın başlangıcında, Ermeni kadınlar vahşice kurban edildiler. Tecavüzler soykırım sırasında sıklıkla vuku buluyordu. Ayrıca aile üyelerinin katledilmesine tanıklık etmeye katlanmak zorundalardı. Dövüldüler, köleleştirildiler, cinsel saldırılara maruz kaldılar ve taciz edildiler. Nihayetinde, bu akıl almaz ve merhametsiz zorlukları aşıp kurtuldular. Bazıları, Türkler, Kürtler ve Araplar tarafından ihtidaya zorlanırken, bir kısmı dirençle savaşarak bu korkunç soykırımdan sağ çıktılar. Bu sebeple, Ermeni kadınlar soykırım boyunca tabii ki kurbandılar. Fakat bir şekilde metanetle kurtuldular ve bildiğimiz gibi, soykırım sonrası Ermeni diasporasınının ayağa kalkmasına yardım ettiler. 1915’in Kadınları’nda, biz bu mağduriyete dokunuyoruz, ancak esas olarak kurtulmanın övgüsüne odaklanıyoruz.

 

***  Daha önce soykırımın yetimlerini anlattığınız bir filminiz vardı, şimdi de 1915’in kadınlarını konu edindiniz. Bir sonraki projenizde hangi konuyu ele alacaksınız?

Hem Soykırım’ın Yetimleri’nde hem de 1915’in Kadınları, Soykırım’ın çeşitli veçheleriyle ilgileniyor, fakat hiçbirisini en azından bir film uzunluğunda derinlemesine tartışmıyoruz. İnancıma uygun olarak, bir sonraki projemde Hamidiye Katliamları sırasında başlayan ve günümüze kadar süren büyüleyici bir kurtulma/aşk hikayesini ele alacağım.

(AGOS – Vartan Estukyan – 10.11.2017)

DEVAM EDECEK