Elimde Kalan…

Dr Filiz Besim


Elimde Kalan…

(2011 yılında 19.5 yıllık devlet hekimliği görevimden ayrıldığımda yazdığım yazı... O günlerde kimse devletteki tek çene cerrahı görevini neden bırakıyor diye sorgulamamıştı. Ben kendi yüreğimle derin bir hüznü paylaşmıştım yapayalnız...Gelin bu yazıyı birlikte okuyalım ve geçen beş yılda ne değişmiş sorgulayalım.)

Nasıl da acele ediyoruz tüketmek için takvim yapraklarını…
Akreple yelkovan sonu olmayan bir yarış içinde…
Gönüllü olarak dalmışız yaşamın o insafsız rutin çarkına…
Kopyalanmış onca günün ardından “kaçı benim hayatımdı” diye hiç düşündünüz mü?
Ne kadarını istediğim gibi yaşadım?
Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime… Ya da ben başkalarının?
Geçmiş onca yılın ardından kaç gün ya da saat eder hatırlanan ve gerçekten yaşanan anların toplamı?

“Sevdiğin bir işin olursa hiç işe gitmek zorunda olmazsın…” der ünlü düşünür Konfüçyüs. Benim çok sevdiğim bir işim oldu yaşamımda. Onur duyduğum, aşkla yaptığım ve hep beslendiğim… Onunla yaşama ve yolculuklara çıktığım, peşinden deli divane sürüklendiğim bir işim. Beni, sınırsız öğrenmenin doruklarında gezdiren bir serüven. Hani işkolik olduğumu bilsem de, “bu hayatta bana çalış geldi” desem de, aslında hiç şikayet etmediğim bir iş.

KUTSAL BİR MESLEK…

Hekim olabilmek “insanı sevme sanatıdır” bence ve verebilmenin en üst noktası. Verdiğin oranda aldıklarının kat kat arttığı bir meslek; aslında bir maneviyat…

Toplumun her kesimi ikinci, üçüncü işleri yaparken, hep tartışılan bir konu oldu nedense hekimlerin ikinci iş yapma durumu. İkinci iş yapan kesimler arasında ikinci işten tek vergi veren kesim hekimler olmasına rağmen. Özelde ya da devlette, nerede yapılırsa yapılsın hekimlik bir kamu görevidir aslında. Yeri ve zamanı olamayacak bir meslek. Tam konsantrasyon gerektiren, hep yenilik peşinde koşmak zorunda olduğumuz hata affetmeyen bir yaşam biçimi.

Geçtiğimiz aylarda ben biraz uzaklardan baktım kendi yaşamıma. Mesleğime verdiklerime ve aldıklarıma.  Artık kimliğim, yaşam biçimim olan mesleğimde ne kadar mutluyum diye tarttım kendimi... Uzun zamandır beni rahatsız eden bir şeyler vardı, 22.5 yıllık devlet hizmetimin ardından… Ki bunun ilk 2.5 yılı tamamen gönüllü… Geçen sürede mesleki tartışmalardan çok sistemi tartıştık aslında. Hekim kitlesi olarak çoğu zaman toplumun sorunları altında ezildik. Değişen demografik yapımız, kaybettiğimiz sosyal ve kültürel alışkanlıklarımız, yok olma sürecindeki toplumumuz hep bize dert oldu. Devlet memuriyeti zihniyeti hekim kitlesine her gün biraz daha çok bulaştı. Hekimin topluma verdiği hizmetten çok, devletin hekimine verdiği maaş daha fazla konuşulur oldu. 

HEKİMLİK ONURU…
Bu yılın başında hekimlerin ikinci iş yapma yasağı mahkeme kararı ile teyit edildikten sonra bizzat Sağlık Bakanı’nın sistemi düzeltip yasaların gereğini yapmak yerine hastaneleri gezerek  biz hekimlere “tabelalarınızı indirin ama muayenehanelerinizi kapatmayın. Biz sizi denetlemeyeceğiz” demesi, bence hekimlik onuru adına sözün bittiği yerdi.  İşte o gün ben bu zihniyetteki bir yönetimde, sistemi biz hekimlerin asla düzeltemeyeceğimizi çok net anladım. Sağlık gibi insan yaşamındaki en önemli konuda bile darmadağındık. Yıllardır hastanede branşımda tek hekim olarak hizmet vermenin ağırlığı ile çalıştım. İstifa kararını almam çok da kolay değildi. Ama almak zorundaydım. Niçin? Yine çok sevdiğim mesleğime daha fazla vakit ayırabilmek için... Yeniliklerin peşinden koşup meslek aşkıyla yanıp kavrulabilmek için… Hekimlik onurumu devlet memuru zihniyetinden kurtarabilmek için… Ve en önemlisi yaşamımda çok sevdiğim, Tanrı’nın bana sunduğu bu kutsal mesleği sisteme kurban etmemek için…

İstifamı verdiğimde toplumun sağlığından sorumlu hiç kimse bunun nedenini sorgulamasa da, benim içim burkuldu. Uzun yıllardır gönül bağıyla bağlı olduğum birinden ayrılmış gibiydim…

Zor bir karardı bu. Çok düşündüm, tereddüt ettim. Sonra da yaşamın bir dayatması olarak önüme getirdiği bu kararın bir hayrı olabileceğini düşündüm. Belki de şimdi farklı sulara yelken açma zamanı… Kıyıya tutunup kalmak yerine, derin okyanus sularına kulaç atma zamanı…  Bir doktor gidebilmeli zaten; göçebe olabilmeli. Ruhen, zihnen ve bedenen… Önyargısız bir şekilde her zaman farklılıklara yelken açabilmeli. Algılarını hep açık tutabilmeli. Tazelenmeli, demlenmeli ve yenilenebilmeli… Yaşamda hep öğrenci kalabilmeli, her adımda öğrenmeye devam etmeli, devamlı bir ‘oluş’ halinde… Ama hep hastalarıyla birlikte…
Bunca yıldan sonra elimde kalan yine sevgidir işte… Mesleğime ve hastalarıma duyduğum tutku. Kum saatinin doludizgin akan kumlarının her bir zerresindeki o anlatılamaz meslek aşkı...


(15.11.2011. Arşivimden)