Elena Sisena Hacıhanna anısına...

Sevgül Uludağ

Ay Marinalılar’ın en yaşlısı olan Elena Nine – Yaya Elena Sisena Hacıhanna – bundan iki sene evvel, 107nci yaşını kutlamasına bir hafta kala vefat ettiği zaman, hayatta 15 çocuğu, 57 torunu ve 158 torun çocuğu vardı... Ay Marina yani “Gürpınar” köyünden tüm diğer göçmen Kıbrıslımaronitler ve Kıbrıslıtürkler gibi, köyünü göremeden, köyine geri dönemeden vefat etmişti – köyüne hasret biçimde ayrılmıştı dünyamızdan...

Oysa yıllardır Ay Marinalılar, köylerine geri dönebilmek için mücadele verdiler ancak siyasiler yıllardır onlarla dalga geçercesine, “açılım” yapacakları yönünde demeçler patlatarak insanları boşu boşuna perişan etmekte sakınca görmediler...

Ay Marina (“Gürpınar”) halen askeri bölge kapsamında bir köy ve köye giriş çıkışlar ancak askeri makamların izniyle, yılda bir kez, o da eski kilisede dini ayin nedeniyle verilebiliyor.

Ay Marina için pek çok toplantı, ziyaret yapılmış, komiteler kurulmuş olmasına karşın, bu köyle ilgili verilen hiçbir söz tutulmadı...

Ay Marina, Kıbrıs’ın en özgün köylerinden birisiydi çünkü bu köyde Kıbrıslımaronitler’le, Kıbrıslıtürkler, bir zamanlar birlikte yaşıyorlardı ve karma evlilikler de yaygındı... 1964’te köyden göç etmek zorunda kalan Kıbrıslıtürkler, yine de yıllarca köylüleri ve akrabalarıyla temaslarını kesmemişler, 2003 yılında barikatların açılmasıyla birlikte parçalanmış olan bu köyün nüfusu tekrardan bir araya gelebilmeyi başarmıştı. Ve birlikte köylerine dönmek için mücadeleye girişmişler ancak politikacıların onlarla dalga geçmeleri sonucunda köylerine dönüşü bir hayalden öteye geçememişti...

Elena Nine de gözleri açık gitti: Köyüne gidemediği gibi, köyünde defnedilemedi de... Bu da mümkün değil çünkü... Ailesinin ve köylülerinin acısını paylaşırken, bu konuda çok değerli arkadaşımız Konstantinos Emmanuelle’in, Elena Sisena Hacıhanna vefat etmeden bir sene önce onunla yapmış olduğu bir röportajdan bölümleri Türkçeleştirerek okurlarımızla paylaşmak istiyoruz...

“Tales of Cyprus” yani “Kıbrıs’ın Hikayeleri”nin kurucusu olan çok değerli araştırmacı-yazar ve grafik sanatçısı Konstantinos Emmanuelle, 2019 yılında Kıbrıs’ı ziyareti sırasında bizimle de buluşmuştu... Bu buluşma sonucunda, Elena Sisena Hacıhanna’yla görüşebilmeyi başarmıştı... Konstantinos Emmanuelle’in 29 Kasım 2019 tarihli yazısı özetle şöyle:

***  Hiç kuşkusuz, “Kıbrıs’ın Hikayeleri”, benim için bir macera olmuştur, çoğunlukla “tesadüfi buluşmalar” ve tabii ki pek çok araştırmaya dayanan bir maceradır bu... Bu tesadüfi buluşmaların geçmişe dair pek çok pencereyi araladığı ve bazı olağanüstü insanlarla tanışmamı sağladığı da doğrudur. Örneğin yakın geçmişte Strumbi köyüne yaptığım ziyareti ele alacak olursak, oraya öylesine gitmiştim ve kitabıma öyküsünü almış olduğum Agathi Konstantinu’yu tanıyan olup olmadığını sormuştum. Tesadüfen meydana gelen bir karşılama, beni Yaya Eleni’ye götürdü çünkü kendisi Agathi’yi çok iyi tanıyordu ve birlikte geçirdikleri hayattan pek çok detayı aktaracaktı bana...

***  Kader öyleydi ki, Lefkoşa’da bir diğer şans eseri an yakalayacaktım Lefkoşa’da. Şöyle oldu bu olay: Ekim başlarındaydık ve ben çok iyi tanınan ünlü araştırmacı gazeteci Sevgül Uludağ’la öğle yemeğinde buluşacaktım. Aşırı sıcak bu günde, odamdaki klima çalışmadığı için otelden ayrılmaktan memnundum. Resepsiyondaki Ukraynalı kız da, “işçilerin gelip klimayı tamir edeceğini” söylüyordu ancak sözkonusu işçiler hiçbir zaman gelmediler. Fakat o, bir başka öyküdür...

***  Sevgül bana Lefkoşa’da, kendisinin favori lokantalarından olan 4307 Lokantası’nda buluşmamızı önermişti... Yılladır Sevgül’ün kariyerini takdirle izliyordum ve onunla yüzyüze buluşmamızı da iple çekiyordum... Onun “kayıp şahısların” gömü yerlerini bulmak için çabaları başdöndürücüdür ve geçmişin yaralarını iyileştirmede çok önemli ve kayda değer bir çabadır bu.

***  4307 Lokantası’nın tam olarak nerede olduğunu kestiremediğim ve GPS’im de tam çalışmadığı için buraya bir taksiyle gitmeye karar vermiştim. Ardından “vintage” bir arabanın bulunduğu (plakası 4307’dir bu arabanın) avluda oturuyordum, Sevgül de eşi Zeki’yle birlikte oraya gelmişti...

***  Çok hoş bir sohbetten ve ev yapımı, köy usülü yiyecekleri tatmamız ardından, lokantanın sahibi ve şefi olan Bay Yorgos’la tanıştırıldım. Kitabım hakkında konuştuk ve ona yaşlı Maronit Kıbrıslılar’la konuşmaya ilgi duyduğumu söyledim. Lokantada, içeride oturmakta olan bazı yaşlı insanlarla konuşmamı önermesi, benim için sürprizdi. Başlangıçta benden biraz kuşkulanan (belki de yemeklerini böldüğüm için rahatsız olan) bu yaşlıca insanlardan birisi konuştu ve “Sisena’yla buluşmalısın” dedi bana... “104 yaşındadır ve Koççat’ta yaşıyor kendisi...”

***  Adama, “Onun adının Sisena olduğunu ve 104 yaşında olduğunu mu söylüyorsun?” demiştim... Doğru işittiğimden emin olmak istiyordum çünkü. “Evet, evet” dedi adam sabırsızca... “Ay Marina’dandır ve 15 çocuğu vardır. Koççat’a gidersen onu orada bulacaksın...”

“Aman Allahım! 15 çocuk ha!” demiştim, heyecanımı gizlemeyerek... “Evet, evet” diyordu adam, “Herkes Sisena’yı bilir... Koççat’a git sen, onu orada göreceksin...”

***  Beni ağırlayan sevgili Sevgül ve Zeki’ye veda ettikten sonra otelime döndüğümde, odamın hala bir sauna kadar sıcak olduğunu görecektim. Bu kez otel yöneticisine şikayete gittim. Verdikleri rahatsızlık nedeniyle adam özür diledi ve yakında bu klimanın onarılacağı sözünü verdi. Ona inanmamıştım, odama dönüp soğuk bir duş aldım ve bazı arkadaşlarla buluşmaya gittim. Yaya Sisena’yla buluşma olasılığından hala başım dönmekteydi... 104 yaşındaki bu kadınla iletişim kurabilmeyi çok istiyordum, umuyordum ki bana konuşsun...

***  Eleftheria Meydanı’nın karşısındaki bir kafede, arkadaşlarımı beklerken, düşler kurmaya başlamıştım... Kıbrıs’ta keşke bir senecik geçirebilseydim... O zaman bir van kiralar ve tüm adayı dolaşarak, her köyün en yaşlılarıyla röportajlar yapabilirdim. Aslına bakılacak olursa, seyahat eden bir şovmen gibi her gün vanımı farklı bir köye götürür ve köy sakinlerini gelip öykülerini anlatmaya davet ederdim. Elbette vanda en son teknoloji kayıt cihazları olur, ayırca yatıp kalkmaya bir yer de olurdu... Böyle bir şeyi çok sevecektim...

***  Yaya (Nine) Sisena’ya dönecek olursak... Ertesi günü otelden ve sauna gibi odamdan ayrıldım, Koççat köyüne gidiyordum... Otel yöneticisi beni görünce odasından ses atmıştı, “Bay Emmanuelle, işçiler bugün gelecek ve klimanızı onaracağız...”, buna gülmüştüm...

***  Tek başına seyahat etmenin esas avantajı (ta başından eşimden özür diliyorum) istediğiniz anda, spontane biçimde hareket edebilmek ve planlarınızı değiştirmek, çok kısa bir ihbar da olsa, derhal istediğiniz yere gidebilmektir. Ailemle birlikte olsaydım, onları da bu yollara sürüklemek zor, neredeyse imkansız olacaktı – aklıma her geleni, merağımı çeken herşeyi yapmak uğruna yani...

***  Koççat köyü, Margi ile Nissu (Dizdarköy) arasında konuşlanmıştı... 1974 Ağustosu’nda meydana gelen trajik olaylar ardından, Koççat’ın Kıbrıslıtürk sakinleri, kuzeyde yaşamaya gitmişti... Aynı zamanda, Ay Marina Şillura’dan gelen Maronit Kıbrıslılar, Koççat’a yerleşmeye gelmişlerdi...

***  Öğleyi biraz geçe vardım Koççat’a... Şansıma köy çok sessizdi ve ortalıkta kimsecikler görünmüyordu... Yapılacak en akla yakın şeyi yapmaya, yani köy kahvesini ziyaret etmeye karar verdim. Orada mutlaka bana yardım edecek birileri olurdu diye düşünüyordum.

***  Kahvehanede düz ekran bir televizyonda bir TV dizisi seyreden az sayıda adamla karşılaştım... Sisena’yı tanıyıp tanımadıklarını sordum. Bana baktılar ama cevap vermediler... “Belki de kadının adını yanlış söylüyorum” diye düşündüm. Sorumu tekrarladım... “Bana bu köyde yaşlı bir Maronit kadının yaşadığı söylendi. Meğerisam 104 yaşındaymış ve adı da Sisena ya da Sis-ena imiş” dedim.

***  “Hah!” dedi bir adam, “Eleni Sisena!... Buraya yakın bir yerde yaşıyor... Bu yolun ilerisindeki küçük köprüden sağa dönünüz... Köprüyü geçer geçmez, onun evini göreceksiniz...” Kahvehanedeki adamlara teşekkür ederek oradan ayrıldım. Arabamı sürdüm ve bana tarif edildiği gibi, küçük köprüden sonra sağa döndüm. Küçük köprüden sonra pek çok ev vardı ama... “Şimdi ne yapacağım?” diye düşündüm... Şansıma, bu evlerin birinin avlusunda bir kadın gördüm. Arabamı park edip aşağıya indim. “Afedersiniz” dedim kibar biçimde, bu kadına doğru yürüyerek... “Sisena adlı bir hanımı arıyorum. Eleni Sisena... Bu evlerden birinde yaşıyormuş...” dedim. “Ya siz kimsiniz?” diye sordu kadın...

***  Bu soruya hazırlıklıydım... Çok sıradan bir soruydu bu ve haklıydılar da sormakta... Annemin de, babamın da Kıbrıslı olduğunu söyledim. Hangi köyden geldiklerini söyledim. Sonra da “Kıbrıs’ın Hikayeleri” projemden bahsederek, canlı hatıralarını koruyabilmek maksadıyla, en yaşlı Kıbrıslılar’la röportajlar yapmakta olduğumu anlattım. Yanıtımdan tatmin olmuş olacak ki kadın bana, yolun öteki tarafında bir evi işaret ederek, “Yaya Sisena orada yaşıyor” dedi, “Git şimdi ve onu gör...” Bu nazik kadına teşekkür ederek gösterdiği eve yaklaştım. Kısa bir hoşbeşten sonra, evin hizmetkarı ve Yaya Sisena’nın bakıcısı olan Tina adlı Hindistanlı kız, beni eve davet etti.

***  Evin oturma odasına girerken, Yaya Sisena’nın koltukta uyumakta olduğunu farkettim. Korktuğum gibi bana konuşabilmek için fazla kırılgandı ve kulakları da zor işitiyordu. Genç Tina, çok kibardı ve Sisena’nın iki çocuğuna telefon ederek sorularımı yanıtlayıp yanıtlamayacaklarını öğrenmeye çalıştı fakat ne yazık ki o anda çok meşguldüler. Tina bana Yaya Sisena’nın en büyük oğlu olan Brahimis’i ziyaret etmemi önerdi, hemen yan taraftaki evde yaşıyordu ancak o da uyumaktaydı o anda... Eşi Bebu bana onun da çok yaşlı ve kırılgan olduğunu ve onu rahatsız etmememiz gerektiğini söyledi.

***  Nihayetinde Yaya Sisena’nın tam adının Eleni Josef Hacıhanna olduğunu öğrendim. Sisena’ya gelince, bu Eleni’nin lakabıydı... Eşi Josef’e herkes Sisas diyormuş. Eleni de, Sisa’nın eşi anlamında Sisena olarak bilinmeye başlamış bir tarihte... Koççat’a ziyaretimin, umduğum gibi verimli olduğu kanıtlanacaktı.  Ne bekliyordum... Hiç haber vermeksizin bir köye gidip de insanların işlerini güçlerini bırakıp sorularınızı yanıtlamasını bekleyemezsiniz. Ben kendimi onların yerine koyacak olsam, bir yabancı çıkıp gelse ve bana “Hey, annenle röportaj yapmak isterim” dese, ne olurdu...

***  İletişim ve bilgi yoksunluğuna karşın, Yaya Sisena’yla tanışmış olmaktan ötürü müteşekkirdim. 104 yaşında dahi hala zarif duruyordu ve yaşından çok daha küçük görünüyordu. Tina bana, üç seneden beridir Yaya Sisena’ya baktığını ve ancak son bir yıl içinde biraz gerileyip yavaşladığını aktardı. “İki sene önce gelmiş olsaydınız” dedi bana Tina, “size herşeyi anlatırdı...”

***  Ziyaretimi aşırı biçimde uzatmak istemediğimden Yaya Sisena’ya veda ettim ve genç Tina’ya da misafirperverliği için teşekkür ettim. Ayrılmadan önce Tina bana Siseana’nın vaftiz kızı Sofia’nın az önce ziyaret etmiş olduğum köydeki kahvehanenin sahibi olduğunu anlattı. Böylece bu ipucunu takip ederek tekrardan kahvehaneye dönmeye karar verdim. Şanslıydım ki Sofia orada kızı Vasiliki’yle birlikteydi ve böylece Yaya Sisena hakkında daha fazla bilgi alabilecektim... Bundan yalnızca birkaç ay önce Sofia’nın annesi Vasiliki hanımın da 107 yaşında vefat etmiş olduğunu öğrendim. Kayda değer birşeydi bu...

***  Kıbrıs’tan geçen ay ayrıldıktan sonra Eleni Hacıhanna hakkında daha fazla bilgi edindim... Eleni Sisena Hacıhanna, 20 Aralık 1914 tarihinde Ay Marina Şillura köyünde dünyaya gelmişti. Yalnızca 13 yaşındayken Josef Hacıhanna ile evlenmişti ve ilk çocuğunu henüz 14 yaşındayken dünyaya getirmişti. 15 çocuğu vardı (yedi oğlu ve sekiz kızı), 56 torunu, 129 torun çocuğu ve 47 tane de torunlarının torunu. Olağanüstü birşeydi bu...

***  Şanslıydım ki bu hafta Sisena’nın oğlularından Edward Hacıhanna’yla temas kurabildim. Annesi hakkında daha ayrıntılı bilgi verdi bana. Edward bana, annesinin aslında 18 çocuk dünyaya getirdiğini ancak kardeşçiklerinden üç tanesinin çok küçük yaşta vefat ettiklerini anlattı. Annesinin her 18 ayda bir bebek dünyaya getirdiğini, çocuklarını gerçekten çok sevdiğini ve tüm çocuklarına baktığını anlattı. Anne olmayı çok seviyormuş... Aslında yakın geçmişte annesinden, hayatında başarmak istediği bir şey söylemesini istemiş, annesi de ona “Bir çocuk daha yapmak isterdim” demiş.

***  Edward’a neden kendisine Edward gibi bir İngiliz ismi verdiklerini sordum, bir kızkardeşinin adı da Viktorya imiş. Bunu sorunca Edward gülüyor ve “Herhalde 15 tane çocuğunuz olsa, yerel isimler tükenir ve yurt dışından isim ararsınız!” diyor. Bunun güzel bir yanıt olduğunu düşündüm...

***  Edward bana annesiyle babasının nasıl tanıştığını da aktardı. Babası Josef 1905 yılında dünyaya gelmiş. 20-21 yaşlarındayken 12 yaşlarındaki Eleni ile nişan olmuş. Aslında Eleni’nin Josef’le nişan olması için söz verilmiş, Eleni henüz 11 yaşındayken. Anlaşılan oydu ki Josef’in babası Prahimi Hacıhanna, bu genç kızı oğlu için istiyormuş, böylece aileleri varlıklarını birleştirebilecekmişler... Her iki aile de Ay Marina’nın en zengin aileleri imişler... “Annemle babam kendilerine ne söylenirse, onu yapmak zorundaydılar” diyor Edward... “O günlerde kendilerine ilişkin konularda söz sahibi değillerdi. Anne-babalarının isteklerine itaat ediyorlardı ve böylece evlendirilmişlerdi...”

***  Josef Hacıhanna, Aya Marina’nın muhtarıydı ve aynı zamanda bir çiftçiydi... Ailesinin çok malı vardı, böylece bir traktör, hatta bir kombayn bile alacak parası vardı... 1950’li yıllarda Kıbrıs’a modern teknoloji gelmeden önce, insanlar ilkel ve antik araç gereçle toprağı ekip biçmekteydi... Josef, Kıbrıs’tan pek çok köyden (pek çoğu da yerli Kıbrıslıtürkler’di) çiftliğinde pek çok işçi çalıştırmaktaydı.

***  Edward’a göre babası, pek çok aileye, geçincelerini sağlamakta yardım etmekteydi. Örneğin hasat zamanı, babası 80 kişi istihdam etmekteydi... Bunun da ötesinde İbrahim adlı bir Kıbrıslıtürk, Trodoslar’dan yakacak odun kesme sorumluluğu olan bir kişiydi ve topladığı odunları Ay Marina’daki Hacıhanna ailesine getirmekteydi. Bu yakacaklar, yemek pişirmek ve ısınmakta kullanılmaktaydı. Edward’a göre, Ay Marina’nın nüfusu 800 kişiydi ve kendisi büyürken bu köylüler arasında 80 kadar da Kıbrıslıtürk vardı...

***  Edward’a annesiyle babasının neden o kadar çok çocuk sahibi olmak istediklerini sorduğumda bana, onların çocukları çok sevdiklerini ve onlara bakabilecek mali güce de sahip olacak kadar şanslı olduklarını anlattı. Ay Marina’daki evleri hepsinin de çok rahat yaşayabileceği büyüklükte imiş... “Eğer tüm eşleri, torunları vesaire de sayacak olursanız, ailemiz 600 kişilik bir ailedir” dedi Edward...

“Bu da bir koca köy büyüklüğündedir” dedim Edward’a... “Evet, doğrudur bu... Benim ailem, bir köy büyüklüğündedir” diye yanıtladı...

***  Eleni Hacıhanna, 2014 yılında 100 yaşına geldiğinde, MEGA televizyonu onunla röportaj yapmış. “Uzun yaşamanızın sırrı nedir?” diye sorulan Eleni, “Çok şükür herşeyi yerim. Yemediğim bir yiyecek yoktur. Hatta kirpi bile yedim. Ayrıca zivaniya, konyak ve şarap içerim” demiş. Edward bana, annesinin yakın geçmişe kadar her sabah ve her akşam birer küçük bardak zivaniya içtiğini anlattı. Belki de zivaniya, gizli hayat iksiridir... Yaya Sisena’yı ziyaret ettiğim için çok mutluyum... Ne kadar olağanüstü bir kadın... Tina, Sofia, Vasiliki ve Edward’a bana zaman ayırıp yardım ettikleri için çok teşekkür ederim...

(TALES OF CYPRUS’ta Konstantinos Emmanuelle’in 29.11.2019’da yer alan yazısını derleyip özetle Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).