Ecel beni alsa da!

Dilek Karaaziz Şener

Güney rüzgârına açık bir burunda sabahlamak gerek, bazen.

Neden mi?
İnsan ancak o zaman duyumsar bir Ada’lı olduğunu…
Nerede bu burun?
Hani, güneyden esen rüzgârın uğultusu?
Çamlarla, keçiboynuzları ağaçları arasına saklanmış turunç çiçeği kokan bir evde mi, doğmuştu geleceğin çocukları?
Yazarak atmak “ayrılığı” bellekten; boşlukları doldurmak için başladı her kelime sayfada dans etmeye…
Belki bir bulut düşer benim de peşime; pencere altlarına sakladığımız masalları yeniden duyup, anlatmak için…
Yazılacak yazılar bulur insanı, attığı her adımda.
Bir imgenin gizinde, gizeminde, saklı olan yasaklı kelimelerinde…
“İmge” yasaktır.
“İmge” kapalıdır.
“İmge” bekler kendine dokunacak gözü, bedeni, eli, düşünceyi her açılışında saklı durduğu sandığın kapağı.
Limon ağacının kokusu vurdu sabahın ilk ışıklarıyla burnuma; acı, acı…
“Acı Limonlar” bir adada kalan her anın içine bırakır tortusunu tadının ve büyük bir masa vardır; keçiboynuzu ağaçlarının gölgesinde “sana yazdığım mektupları kaleme aldığım …”

“Sana yazdığım cümleleri sabahın ilk ışıklarına taşımak için” belki bir ressam -ki bu kendi coğrafyasının ona bıraktığı evrenin geleceğini sorgular- ironik dilin kıvrımları içinde ve yeni bir gökyüzü betimleyebilir sana ve bana...
İçinde onlarca imge saklı düşünceler dizisi uyanır; baktıkça resimlere, izledikçe bulutun yağmur olarak damlayacağı coğrafyayı heyecan içinde.
Yağmur ıslatır mı?
Yıkar mı?
Temizler mi?
Ya, yağmurda ıslanmak istemezseniz ne yaparsınız?
Bulut yaklaştıkça kaçarsınız veya saklanırsınız bir dam altına tıpkı kanadı kırık serçenin çam ağacına sığınması gibi…
Bu hikâyeyi kaç kişi bilir hayatta?
Kaç kişi düşünmüştür?
Neden çam ağacı dikenlidir?
Ve yaprağı neden, yaz/kış hep aynı “YEŞİL” dir?
İşte size bir yüzleşme!
Islanmak istemezseniz yağmur damlalarının arasından geçmeyi deneyebilirsiniz.

Önünde uzayıp giden dağlara karşı diz çöküp bakmak gerek, bazen. Belki bir köy görünür. Yıkık duvarlarına binlerce anı zinciri bulanmış kurşun deliklerinden, yeniden BARIŞ eli uzatan. Zaman dursa; böyle bir anda uçuşur bağırmalar, konuşmalar ve karışır çocuk çığlıklarına önünüzde uzayıp giden dağlarda. Karışır sizi gizleyen ne varsa ona.

Toprak istedi! Biz ektik!
Neyi mi?
Zeytin fidelerini… Emeğin umut yolculuğuna dönüştüğü an içinde, saklandı fidenin kökü toprağa.
Her doğan çocuğa “UMUT” adını verip “zeytin ağacının gölgesini sunmak”, onlara gelecek adına.
Bir kuğu nasıl sessizce bırakırsa kendini suların ışıltılı akşam sessizliğine, öylece bırakmak gerek umutları da yarının “adı” konulamayan huzuruna; belki de huzursuzluğuna.
Kim demişti “yaşam sürprizlerle dolu” diye!
Aradaki “duvar” ak mıydı?
Bir zamanlar Venüs’ün köpükleriyle boyanmıştı duvarlar, su serpmişti avuçlarının arasından toprağın her tanesine sarı sarı…
Suyla boyandığını sandığımız her duvarda gerçek olan lekenin adı kan, kokusu baruttu!..

“Venüs’ün avucunun içindeydi yaşamımız”

Sonra, bir rüzgâr esti delicesine savurdu yaşamlarımızı…

Nereye?
Hangi zamana?

“Herkes kendi coğrafyasını yaşar!”

VENÜS kimdi?

Böylesi bir düşünce ormanı, yaşama dair tüm imgelerin özgürlüğünü de alıp götürmüştür. Ormandan açılan dehlizde kaybolur imgeler; ait oldukları coğrafyanın izini bulmak için dolanıp dururlar sonu çöle çıkan bir yerin dehlizinde.
Hâlbuki görmek ister insan uzayıp giden dağların denize karıştığını.
Deriyi kemiğinden yüzer bazen ADA’dan esen rüzgâr.

Ne yazık ki, “UMUT” adlı çocuk bilemeyecek bu rüzgârın deliliğini, esişini, kokusuna gizlediği çam ağaçlarının öyküsünü. Sabahı karşılayan en son yıldız gözlerini kaçırdığında yaşamlarımız üzerinden, hatırlamak gerek bir an için de olsa hangi coğrafyada sabahın karşılandığını…
Gece gizler yalnızlığı, gizemi, duyguları, örter yıldızlarla paylaşılan her cümlenin satır aralarındaki “sevgi”nin bile adını…
İnsan “sevmek” için izin almalı mı?

Kavgasız imgelerin peşinde insanın yüzünü dönmesi gerek gözünü açtığı yer her nerede ise!
“Nefes” almayı unutmamak gerek her adımda.
Bazen küçük bir kız çocuğuyla paylaşmak ekmek kokusunu, alıç macunun damağa bıraktığı tadı, hatta her zaman, her sabah… Yeşil bakmalı göz çocuğa, tıpkı yeni olgunlaşan bir zeytin tanesi renginde, parlamalı güneşin ilk ışığına yüzünü döndüğünde.
Yaşama dair ne kadar imge varsa belki de dağıtmalı, solumak için, nefes almak adına…

Üzerinde yaşadığınız coğrafya ne olursa olsun yüzünüzü döndüğünüz yerde durun! Yaşam zaten yeterince soru, sorgulama, sorun (sorum) keşmekeşine toslatıp duruyor bedeni…

“Bir bardak kırmızı şarap” geldi aklıma; toplarken aşka ve yazarın yaşamına ait ne kadar imge varsa usun dehlizinden.
Çekip çıkarmak gerek!
Hepsini mi?
Yok!
Bazıları kalsın, ama gelsin kelimelerin en gizemli olanları ve şifrelemeli okuyucunun aklına bazı detayları hem yazı, hem de aşk bağlamında bir kadın.

Yazı, bir adanın en güzel yeşiline…
Okudukça ve uyarına da gelirse, bir ıslık çalsın rüzgâra…

Bir şarkı geldi aklıma, hani der ya: ecel beni alsa da, gözlerim kapansa da yıldızların altında!

Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında!


(Arşivimden)