Düzenbazlığın en net hali…

Tayfun Çağra

Savaşa, ‘mal bulmuş mağribi’ gibi sarıldılar.

Savaştan önce her şey güllük gülistanlıkmış gibi!

“Savaş var” dediler, çalışanın alması gereken haya pahalılığını dondurdular.

Hem de bunu nasıl yaptılar?

Anayasa’ya aykırı olduğu söylenen durumda, yani Meclis açıkken, kanun hükmünde kararname yayınlayarak millete ‘kazık’ attılar.

Sendikalara, çalışanlara, kamudan maaş alanlara, asgari ücretle geçinmeye çalışanlara… Herkese…

Nisan sonu, üç aylık hayat pahalılığını verdikten sonra artık Ocak 27’de yani 9 ay sonra hayat pahalılığı yansıyacak şekilde bir düzenleme yaptılar ve “uzlaşma arıyoruz” yalanı atarak bir ‘düzenbaz’lık örneği verdiler, kanun hükmündeki yasayı resmî gazetede hemen yayınladılar.

(Düzenbaz; hileli işler yapan, dalavere çeviren, insanları aldatarak kendi çıkarını gözeten kurnaz ve güvenilmez kişi. [TÇ])

Sendikalar, çalışanlar, emekliler üç koldan yürümüşler, Meclis önünde toplanmışlar, taleplerini dile getirmişler, düzenlemeye karşı çıkmışlar, hükümetin istifasını istemişlerdi.

Hatta düzenlemenin iptalini dahi konu etmemişler, sadece “istifa” demişler ama sonra ‘düzenbaz hükümete’ şöyle kanmışlardı;

***

UBP-DP-YDP Hükümeti önce sindi kaldı, çıkıp sendikalarla, temsilcilerle bile görüşmediler, polisi kalabalığın üstüne saldılar, tazyikli su ve biber gazıyla kalabalığı bastırmaya çalıştılar.

Akşam üstü “kriz masası oluşturalım, bazı bakan ve sendika temsilcileri masada otursunlar” dediler, hatta Meclis Başkanı’na da ertesi sabah, Meclis toplantısının açılmayacağını, uzlaşma aranacağını söylettiler.

Sendikalar ‘olumlu hava’ olduğunu sandılar, geri çekildiler, kalabalığı da Meclis’in önünden çektiler, Masa’nın oluşmasını beklediler.

O ne? Aniden bir haber geldi; Atanmış hükümet, halka ‘kazık’ attı, hayat pahalılığının durdurulmasını düzenleyen yasayı kanun hükmünde yasa yaparak resmî gazetede yayınladı. Bu sırada da atanmış Başbakan Ünal Üstel, Azerbaycan’a uçtu.

O Başbakan ki, eylemin olduğu gün görüştüğü Cumhurbaşkanı’na yapacakları ‘düzenbazlığı’ söylemeyip, uzlaşma ararmış gibi davranan, Erhürman yapılan ‘düzenbazlığı’ öğrenince “Bu duruma kayıtsız kalamayız” deyince de o Ünal bey ki, Erhürman’a “Makamının ağırlığını yeterince içselleştiremedi” diyebilen…

Ünal bey, makamın ağırlığından bahsediyor. O ki, rüşvet, yolsuzluk anlatıldığında adı eksik olmayan ağırlığın sahibi! ‘Makam ağırlığı’ denildiğinde de ismi akla ilk gelen Erhürman’a söylüyor bunu… Gülsek mi ağlasak mı!

***

Öte yandan “İçselleştirme” sözcüğü takıldı aklıma; Ünal bey bilir miydi, kullanır mıydı, dağarcığında var mıydı bilemiyorum ama o açıklamayı Ünal bey adına yazan kişinin en azından atanmış Başbakan’ın bilebileceği kelimeleri seçerek açıklama yapmasında yarar var diye düşünüyorum çünkü Ünal bey düşünüldüğünde o kelimeler çok yapay kalıyorlar. 

***

Gelelim Meclis önündeki olaylara… Sendikalar, kamu çalışanları, öğretmenler, izinlilerse o gün, belki özeldekiler, emekliler anayasal haklarını aradılar, yasaların kendilerine verdiği hakkı kullanarak Meclis önüne yürüdüler. Karşılarında polisi ve tazyikli su kullanan itfaiyeyi buldular. “Biber gazı da tazyikli suyun üstüne iyi gider!” diyerek gazladılar.

Tabipler Birliği’nin dikkat çektiği ne yaşlı, ne çocuk, ne hamile bakmadılar, sormadılar, bastılar gazı, saldılar tazyikli suyu… Ama taş atmış eylemciler… O atılan taş kafalara gelmiş. Keşke atma gereği duyulmasa, keşke kimse yaralanmasa ama tazyikli suya, biber gazına insan karşılık vermez mi? “Aman ne güzel, yıkanıyoruz, gözümüz yanıyor” diyerek mutlu mu olmaları gerekiyordu.

Elbette ki etkiye tepki verir insan her zaman. Kaldı ki o taşlar da önünde barikat kurulan Meclis kapısına atılan ve camın kırılmasını amaçlayan taşlar imiş. Evet, polisin kafasına taş gelmiş ama oradaki gazeteciye de isabet etmiş. Nasıl ki tazyikli sudan, biber gazından nasibini alan gazeteciler olduğu gibi… Hatta muhalefet vekillerinin de biber gazından etkilendiği gibi…

Hükümet üyeleri ne gazdan, ne sudan, ne de taştan nasiplerini aldılar çünkü ortada yoktular, sinmiş kalmışlardı o sıralarda… Belli ki sonradan ortaya çıktığı gibi ‘düzenbazlık’ hazırlığı içindeydiler.

***

Ve eğitim. Efendim, okullar neden kapanırmış? Çocuklar eğitimsiz kalırmış. Peki ya ‘hak’ olan hayat pahalılığını alamayan anne-baba, aynı dönemde gelecek fahiş zamlarla cebinde para kalmadığında ve çocuğuna harçlık veremez duruma geldiğinde alabileceği eğitimin önemi kalacak mı? Çocuğun kitabı, üniforması alınabilecek mi? Eğitim Bakanlığı’nın bütçe ayırmadığı okullara çocuğun götürmesi istenen tuvalet kağıdını, sabunu götürebilecek mi peki?

Anlık düşünce ve kişisel çıkarların topluma nelere mal olduğunu günlük olarak yaşıyoruz zaten.

***

Yazıyı, Gazeteci arkadaşımız Çağdaş Öğüç’ün eğitimle ilgili esprili bir paylaşımıyla bitirmek istiyorum;

“Bizim ortaokul-lise yaşantımızda da uzun süreli grevler vardı. Haftalarca süren cinsten hem da.

Aranızda kendini cahil hisseden var mı? Yeterince okuyamayan? Ne bileyim, ‘keşke o üç haftalık grev olmasaydı şimdi ben insanlık tarihine yön verebilirdim’ diyen?

‘Tam kendimi geliştirecektim, o grev beni mahvetti. Hem da sınavların son gününde! Yazık oldu’ diyen belki?

Usandırdınız!”