Dünyanın ışıklarını görmek

Cenk Mutluyakalı

Tiyatronun doğduğu yerde, Dionysos’un ruhunun yükseldiği Atina’da, ihtişamlı bir salonda bir dünya klasiğini izledik, Charlie Chaplin’i… Başrolde bir Kıbrıslı Türk, İzel Seylani… Atina’ya zaten bu gösteri için uçtuk. Bir değerimizi, dostumuzu, nefesimizi selamlamak ve gururlanmak adına…

“Ciddi misiniz? Tiyatro izlemek için Atina’ya mı gittiniz?” diyenlerinizi duyar gibiyim.
Evet!

Dünya kadar insan her hafta İstanbul’a uçuyor, maç izliyor, alışveriş yapıyor, dönüyor.
Üstelik “sahada” bizden biri var bu kez…

Charlie Chaplin, İngiliz efsane aktör… Büyük komedyen… “Şehrin Işıkları” 92 yıl önce sahnelenmiş ilk kez… Neredeyse bir asırdır sahnede…

Atina Tiyatro Merkezi’ne girdiğimde, kendimi, 92 yıl geriden gelmiş gibi hissettim.

***
Oyundan bir gün önce Plaka’da buluşuyoruz İzel’le ve karşıdan, şapkası, bıyığı, gülüşü, tavrıyla adeta Charlie Chaplin geliyor.
Tam bir Şarlo!

Bir sene önce, Lefkoşa’nın güneyinde, rol alacağı oyuna birlikte yol alırken, heyecanla anlatmış, “Atina Ulusal Tiyatrosundan teklif geldi, görüşmeye gideceğim, eğer gerçekleşirse benim için olağanüstü bir deneyim olacak” demişti İzel... O gün söz vermiştim, o zaman ben de gelip izleyeceğim…”

Harika bir prodüksiyondu; ritmi, ışığı, müziği, sahnedeki anlatımı, görkemiyle…
İyi ki” dedim, 2 saat 15 dakika boyunca…
Öyle böyle bir başarı değil bu…

Kıbrıslı Türk bir genç, tiyatronun kalbinde, Atina’da sahneye çıkıyor, başrolde… Salonu dolduran yüzlerce sanatsever büyülenerek izliyor.

***
19 eylülde provalar için Atina’ya geldi İzel… 25 Ekimde ilk kez sahnelendi Chalie Chaplin’ imzalı “Şehrin Işıkları…

“Hepsi hepsi bir ayda nasıl hazır olabildiniz” diyorum.
Çok çalıştık, yıllık program gereği böyle” diyor.

8 Ocak’a kadar gösteriler sürecek, Kıbrıs’a dönecek ardından…

***
Haftanın dört gecesi sahneleniyor oyun… Tiyatro dil bariyeri nedeniyle müzik ya da resim gibi değil…Üst yazı ve tercüme ile kimi çözümler üretilse de tiyatro dille doğrudan bağlantılı...

İzel’i kendi ana dili Türkçe’nin dışında Yunanca oynadığı birkaç farklı oyunda izlemiştim. Charlie Chaplin farklı bir deneyim oldu çünkü konuşma yok. Sessiz film geleneğinden bir kurgu… Kör bir çiçekçi kızla, evsiz barksız bir gencin aşkı, kavgası, meydan okuması…

20 oyuncu var sahnede, 5 de müzisyen… Temposu çok yüksek bir oyun, söz yerine mimik var, ifade var, dans var, ışık oyunları ve ritim var. Yunanistan’da son dönemde neredeyse tüm ödülleri topladı oyun…

***
Atina deneyimi bana çok şey kattı” diyor İzel, hem sanatçı hem de insan olarak.

Avrupalı parlamenter, bir başka dost Niyazi Kızılyürek de katılıyor Atina’daki tiyatro gezimize… Barışa kendini adayan dostlarla harika saatler yaşıyoruz.

11 sene İstanbulda yaşadım, şimdi bizi istemiyorlar, giremiyoruz, bir 11 yıl da Atinaya gelir, gideriz” diye içli bir espri yapıyor Dr. Okan Dağlı... Elbette biz İzel’i konuşuyoruz, “Toplumlar kolektif çöküş yaşadığında bireysel yetenekler parlar, kendini gösterir, fırlar” diyor Niyazi hoca…

***
Kıbrıslı Türklerin hallerini anlatırken, “Biz tırnak içinde yaşıyoruz” diyorum İzel’e… Atina, Lefkoşa kıyası yapıyoruz, hem hayat, hem sanat adına… Kıbrıs’ın kuzeyinde gelişmişliğin ölçütü üretim, sanat, kültür değil de genellikle yeni bir ev, araba, en yeni teknoloji cihazlar ya da garanti bir maaşla ölçülüyor… Dünyaya aç bir yaşamı böylece bastırıyoruz…

***
Charlie Chaplin, yoksunluk hayaletleri tarafından kovalanan bir adam gibiyim” diyordu bir röportajında… Bunu  yorgunluğunu iyi biliyoruz, onca kaçışta…

Şarlo sürgün bir insandı, kendi hayatında… Oyun, kör kızın gözlerinin açılması ve ışığı bulması ile sonlanıyor. Binlerce insanın körlüğünü anımsıyorum, kendi yurdunda sürgün, dünyanın ışıklarını ararken…

 

Atina! Buziki tınısında bir kültür şehri

Kıbrıs’tan denizin ötesine taşmanın, bir başka şehre ve ülkeye hiçbir kaygı hissetmeden gitmenin adresi oldu Atina…

Acaba nezarette bekletir, geri gönderirler mi” endişesi yok.

Larnaka’dan 1.5 saatlik bir uçuş…

Gulf Air’la ilk kez uçtum, 1950’den bugüne sektörde, Bahreyin merkezli bir hava yolu şirketi, son derece modern, uçak filosu yeni, Airbus 320 Neo ile uçtuk, üstelik, İstanbul’a göre çok daha hesaplı…

Atina belki batı Avrupa ülkeleri gibi gelişmiş bir şehir değil, köhnelik de var, döküntü onlarca bina da… Daha beş yıl önce açlık vardı. Yine de kültür ve medeniyet her yerde… Evet, belki caddelerde sık sık dilencilere rastlıyorsunuz… Ama aynı caddelerde sokak sanatçıları da var… Her köşeden ya buziki sesi yükseliyor, ya gitar… Klasik müzikten caza gelenekselden rock müziğine kadar konser tadında ezgiler peşinizi bırakmıyor.  “Çadırımın üzerine” gibi Türkçe klasikler de kulağınıza çalınıyor arada…

***
Meydanlarda kitap satan seyyar satıcıların çokluğu okuma alışkanlığının ileri olduğunu gösteriyor. Müzeler, sanat galerileri, kütüphaneler kuşatıyor şehri… En önemlisi Akropolis Müzesi… Tepede tapınak, altında müze ve adım adım insana yaşatılan tarihi dönüşüm. Akropolis Tepesi'nden çıkarılan arkeolojik buluntular sürükleyici bir tasarımla sergileniyor. Bir kentin kültürü böyle yaşıyor, bir medeniyet böyle korunuyor.

***
Hayat öyle çok erken başlamıyor. İşyerleri sabah on gibi açılıyor. Tabii gece geç saatlere kadar hayat var. Barlarda, cafelerde, restoranlarda büyük bir kalabalık rengarenk akıyor… Elbette rembetiko ve eğlence…

Zeytin ‘kutsal meyve’ gibi… Nereye gitseniz, mutlaka zeytin ağacı… Her mekanda… Her caddede… Turistik ürün olarak da ezmesinden yağına, kreminden sabununa, kolyesinden havlusuna zeytini pazarlıyorlar.

Yollar temiz ya da yeni değil ama mutlaka geniş kaldırımlar var, Arnavut kaldırımlı ya da plaka taşlı sokaklarda yürümek için güvenli alan buluyor ve kenti rahatlıkla geziyorsunuz.

Yemek kültürü salt kebap ya da burger değil ev yemekleri hemen her restoranın menüsünde var; dolma, musakka, güveç menülerden eksik olmuyor.

Otantik tavernaları, yerel pazarları ve yeşil parklarıyla da Atina keşfetmeye değer…