Dokunmaya cesaret edemediğimiz düzen

Cenk Mutluyakalı

Yeni dönemin en ciddi sınavlarından biri kuşkusuz köklü bir kamu reformudur.

Belki de en zoru…

Çünkü bu ülkede kamu reformunu konuşmak kolay, gerçekleştirmek zordur.

Hele seçim dönemlerinde…
Siyasi partiler bu meseleyi gündemlerine almaktan pek hoşlanmaz.

Neden?

Çünkü kamu, yıllardır bir hizmet alanı olmaktan çok, siyasal ilişkilerin, örgütlü çıkarların ve kazanılmış statülerin korunduğu bir alana dönüştürüldü.

Üstelik bu düzenin güçlü bir toplumsal karşılığı da var.

***
Örgütlü mücadele çoğu zaman kamusal hizmetin niteliğini yükseltmek yerine mevcut statüyü korumaya odaklanıyor.

Kamu görevi, toplumun ortak kaynaklarını toplum yararına kullanma sorumluluğu olarak görülmüyor yeterince.

Sanki asıl amaç bir kadroya sahip olmak…

Sonra daha iyi bir maaş, daha yüksek bir mevki, daha geniş haklar, daha güçlü güvenceler…

Ve nihayet emeklilik!

Oysa bütün bunların varlık nedeni, yerine getirilen hizmettir.
Topluma sunulan bir değer…
Üretilen kamusal yarar…

***
Kimse nasıl işe girdiğini, hangi liyakatle yükseldiğini, ne ürettiğini sorgulamak istemiyor.

Ama herkes daha iyi bir kadro, daha yüksek bir maaş, daha avantajlı çalışma koşulları istiyor.

Elbette bunlar çalışanların hakkıdır.

Ancak kamusal kaynaklardan söz ediyorsak, o hakların karşılığında toplumun da hakları vardır.

Güler yüzlü, eşitlikçi, erişilebilir, nitelikli ve yüksek standartlarda bir hizmet almak gibi…

Nihayetinde kamu çalışanının maaşını ödeyen toplumdur ve hesap sorma hakkı vardır.

***
Kamusal eğitimde bir öğretmenin kendi öğrencisine özel ders vermesi sorununu hâlâ çözemedi bu ülke.

Düşünebiliyor musunuz?
Öğrencinin eğitim hakkı, öğretmenin özel kazanç alanına dönüşebiliyor.

Bana kalırsa sahte diploma kadar ciddi bir etik çürümedir bu…

Ya da kamu hastanesindeki hastayı ameliyat için özel hastaneye yönlendirmek…
Kamusal görevin sağladığı yetkiyi, ilişkiyi ve güveni kişisel kazanca dönüştürmek…

Bunlar münferit ahlak sorunlarının ötesinde, sistemin yarattığı çıkar çatışmalarıdır.

Telefon altyapısından iskana, kuyu kazamaktan meyhane işletmeciliğine kadar pek çok alanda kamu çalışanlarının ikinci işlerle, ticari faaliyetlerle iç içe geçtiği bir düzen var yıllardır.

Kamu göreviyle özel çıkarın birbirine karıştığı, denetimin zayıfladığı, çıkar çatışmalarının olağanlaştığı bir yapıyı görmezden gelemeyiz.

***
Bir de şu var…

Neden bu ülkede ailelerin en büyük hayallerinden biri çocuklarını kamuda ya da belediyede bir işe yerleştirmek?

Çünkü özel sektörde güvencesizlik var.

Çünkü emek çoğu zaman hak ettiği karşılığı bulmuyor.

Çünkü kamusal istihdam, sosyal güvenliğin ve gelecek kaygısından kurtulmanın neredeyse tek yolu gibi görülüyor.

Ama daha önemlisi, devletin bir hizmet örgütü değil, iş dağıtan bir mekanizma olarak algılanması…

Siyaset de yıllardır bu beklentiyi besliyor.

İstihdamı bir hak olmaktan çıkarıp bir lütfa dönüştüren, yurttaşı eşit hak sahibi birey olarak değil, kendisine minnet duyacak seçmen olarak gören bir anlayış…

İşte reformun önündeki en büyük engellerden biri de bu.

***
Elbette kamuda alnının akıyla, emeğiyle, dürüstlükle çalışan çok insan var.

İşini hakkıyla yapan…

Yasalara, liyakate, fırsat eşitliğine ve başkasının ekmeğine saygı duyan…

Hatta bütün bu bozuk düzenden en fazla rahatsız olanlar da çoğu zaman onlar.

Ancak iyi insanların varlığı kötü bir sistemi kendiliğinden düzeltmiyor.

Gereksiz amirlikleri ortadan kaldırmıyor.

İhtiyaç duyulmayan kadroları, işlevsiz makamları, ayrıcalıklı statüleri değiştirmiyor.

Liyakat yerine sadakatin, verimlilik yerine kıdemin, hizmet yerine unvanın öne çıktığı anlayışı dönüştürmüyor.

Çünkü mesele tek tek insanların iyiliğinden ya da kötülüğünden çok daha büyük.

Mesele, kötü işleyen bir düzenin kendi devamlılığını sağlayacak ilişkileri üretmesi…

***
Büyük bir sessiz uzlaşı var aslında.

Herkes şikâyet ediyor.
Ama pek çok insan da sırasını bekliyor.

Bir gün kendisinin, çocuğunun, yakınının bu düzenin bir yerine erişmesi umuduyla…

Statükonun en güçlü tarafı da burada.

Kendisinden zarar görenleri bile bir gün kendisinden yararlanabileceklerine inandırması…

Siyasetin oyun kurucuları da çoğu zaman bu düzenin içinden çıkıyor.
Ya da sırtını bu sisteme yaslıyor.

Bu nedenle reform denildiğinde herkes başkalarının ayrıcalıklarından söz ediyor.

Kendi ayrıcalıklarına dokunulduğunda ise kıyamet kopuyor.

***
Şimdi önümüzde yeni bir değişim dönemi var.

Bu ülkenin kurumları, siyaseti ve kamusal yaşamı hiç bu kadar ağır bir güven bunalımından geçmemişti…

Sahte diplomalar, kayırmacılık, ayrıcalıklar, hesap verilmeyen kararlar…

Belki de hiç bu kadar kirlenmemiştik.

O nedenle yeni dönemin en büyük iddiası, iktidardaki isimleri değiştirmekle sınırlı kalmamalı.

Devletle kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek zorundayız. Yurttaşın devletten ayrıcalık değil, hak talep ettiği… Kamu çalışanının makamıyla değil, ürettiği hizmetle değer gördüğü… Siyasetçinin kadro dağıtarak değil, adalet sağlayarak güven kazandığı bir düzen…

Bunu konuşmak cesaret istiyor.
Daha da önemlisi, bunu hayata geçirmek…

Başkalarının ayrıcalıklarına karşı çıkarken kendi ayrıcalıklarından da vazgeçebilmektir samimi dönüşüm...

Umarım yeni dönemde bu cesareti gösterebiliriz.

Daha temiz, daha aydınlık, daha adil bir yerden…

Bu kez reformu, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği bir temenni olmaktan çıkarabiliriz. 

Hep değişim diyoruz da...
O gerçek değişim, dokunulmaz saydığımız düzenin kendisine dokunabildiğimiz gün başlar.