Dikkat: Tarih ve Siyaset Arasındaki Mesafede Şiddet Uyuyor!

Niyazi Kızılyürek

 

Umutların dibe vurduğu zamanlarda tarihin kapısını çalmak, nereden gelip nereye gittiğimizi hatırlamakta yarar vardır. Ülkemizde karamsarlık rüzgarlarının estiği bu günlerde kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım ve mümkün olanla olmayana gündelik siyasetin dar gözlüklerinden değil, geniş açıdan bakalım. Çünkü geçmiş, ülkenin nasıl bir geleceğe ihtiyacı olduğunu adeta haykırıyor.

Ve siyasetin buna kulak vermediğinde nelerin olacağını da...

Kıbrıslı Rumlar 1950’li yıllarda Enosis’i, 1960’lı yıllarda da Kıbrıs devletine tek başına hükmetmeyi meşru hak sayıyor ve bu amaçlarına ulaşabilecek güce sahip olduklarına inandıkları gibi, amaçlarının “meşru” olduğundan şüphe duymuyorlardı. Kıbrıslı Türkler ise Türkiye’nin yardımıyla mücadele azmini güçlendirdiler ve adayı bölebilecekleri, ayrı bir devlet kurabilecekleri inancına kapıldılar.

Etnik grupların böylesi bir bağlamda karşı karşıya gelmelerine rağmen etnik şiddet belli sınırlar içinde kaldı. Sıradan yurttaşların “ötekini öldürmek” gibi bir patolojiye kapılmamış olması, şiddetin genellikle yukarıdan örgütlenmiş olması ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Örneğin, 1950’li yılların sonunda başlayan şiddet eylemleri siyasi amaçlarla liderlerin yönlendirmesi ile küçük gruplar tarafından gerçekleştirildi ve yine liderlerin emri ile sona erdirildi. 1964 çatışmalarında da Kıbrıslı Rum paramiliter gruplar siyasi elitlerin koruyuculuğu altında şiddet uyguladılar. 1974 savaşında ise sınırlı sayıda fanatik Kıbrıslı Türk sivil Kıbrıslı Rumları hedef aldı. Kıbrıslı Türklerin savaşın ikinci aşamasında maruz kaldığı toplu katliamları ağırlıkla az sayıda EOKA B üyesi gerçekleştirdi. Başka türlü söylersek, şiddet ya yukarıdan örgütlendi ya da merkez-kaç kuvvetlerle sınırlı kaldı. Halkın şiddet furyasına katılımı söz konusu olmadı.

Bu durum, Kıbrıs vakasını “öldürücü etnik temizlik” koşullarının olduğu Bosna Hersek ve diğer yerlerden farklı kılıyor ve geleceğe dair umut vaat ediyor.

Günümüzde iki etnik grup arasında aşırı düşmanlığa pek rastlamadığımız gibi, uzlaşmaya açık bireylerle elitlerin varlığı dikkat çekicidir. İki toplumun üyeleri iki taraf arasında geçit noktalarının açıldığı 2003 yılından beri gündelik yaşamın bütün alanlarında, alış veriş mağazalarında, hastanelerde, restoranlarda yan yana gelirken, siyasi parti liderleri düzenli olarak temas içindedirler. Yapılan araştırmalar, kurulan temaslar sonucunda önyargıların giderek azaldığını gösteriyor.

Dikkatleri çeken diğer bir nokta da, şiddete kaynaklık eden iki toplum arasındaki statü kaygısı ve hınç duygularının zaman içinde zayıflamaya yüz tutmasıdır. Öncelikle şunu belirtelim ki, “ötekine” karşı yönelen hınç duygusu “biz” grubunun kendini “öteki” karşısında nasıl konumlandırdığı ile doğrudan ilgilidir. Bu da koşullara bağlı olarak değişen bir konum algısıdır. Belli bir tarihsel-siyasal bağlamda “biz” grubunun “hak” bildiği bir statü talebi, başka bir bağlamda farklılık gösterebiliyor. Buna bağlı olarak duygular da değişiyor, çünkü duygu üretimi, “ötekini” hangi konuma layık gördüğümüz ve verili durumu nasıl değerlendirdiğimiz, etnik grubumuzu hangi konumda gördüğümüzle doğrudan ilgilidir.

Kıbrıslı Rumlar Yunanistan ile birleşmeyi (Enosis) “hak” bildikleri ve bu hakkın hayata geçmesini Kıbrıslı Türklerin engellediğini düşündükleri bir bağlamda Kıbrıslı Türklere karşı hınç beslemeye başlamışlardı. Nitekim, iki-toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edilişini “tarihsel bir haksızlık” olarak görüyor ve Kıbrıs Cumhuriyeti devletini kuran anlaşmaları ortadan kaldırmak istiyorlardı. AKRİTAS ve diğer yeraltı örgütleri ile Akritas Planı böyle bir ortamda gündeme gelmişti.

Bugün Enosis tarihe karışmıştır. Hiç kimse veya çok az kişi Enosis yüzünden Kıbrıslı Türklere hınç duymaktadır. 1974’e kadar hınç kaynağı olan Kıbrıslı Türklerin eşit toplum statüsü de artık geniş kitleler nezdinde hınç üreten olumsuz duyguların kaynağı değildir.

Kıbrıslı Rumlar yarım asra yaklaşan 1974 sonrasının şartlarında Kıbrıslı Türklerle eşitlik ilişkisi içinde yer alacakları bir statü içinde yaşayacaklarını idrak etmişlerdir. Kıbrıslı Rum elitler ülke birliğini sağlamak için federal devlet fikrini kabul etmek zorunda olduklarının farkındadırlar.

Bu “zorlanmanın” bazı olumsuz duygular ürettiği kesindir. Fakat toplumların konumlarının tarih içinde değiştiği ve tarihin farklı aşamalarında gerçekleşebilir siyasetlerin farklılaştığı bütün uluslar ve etnik gruplar için geçerli olduğu gibi, Kıbrıslı Rumlar için de geçerlidir. Nitekim 1960’lı yıllarda federal devlet fikrini duymak bile istemeyen Kıbrıslı Rum elitler, günümüzde federal devleti en gerçekçi çözüm şekli olarak değerlendiriyorlar.

Kıbrıslı Türkler ise artık “ayrı” olmanın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyorlar...

Diğer bir önemli nokta ise iki toplum arasında yaşanan etnik çatışma ve şiddetin “ebesi” sayabileceğimiz amaç uyuşmazlığının artık kısmen tarihe karışmış olmasıdır: Enosis, adanın Türkiye’ye verilmesi, Taksim, adanın bölünüp Türkiye ile Yunanistan arasında paylaşılması, Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin bir Kıbrıs Rum devletine dönüştürülerek Kıbrıslı Türklerin azınlık olması, adanın Türkiye ile Yunanistan’ın ortak egemenliği altına girmesi, Türkiye’ye üs verilerek adanın geri kalan kısmının Yunanistan ile birleşmesi gibi fikirler artık büyük oranda maziye karışmıştır. Uzun şiddet tarihi ile toplumsal-siyasal dönüşümler sonucunda varılan aşamada yukarıdaki amaçlardan hiçbiri artık ada nüfusunun büyük çoğunluğunun hayallerini süslemiyor. Bu türden tahayyüller dar gruplara hapsolmuştur. İki tarafın amaç uyuşmazlığı uzun, karmaşık ve acılı serüvenlerden sonra tarihte ilk defa yerini “amaç birliğine” bıraktı. Gelinen noktada iki toplum da birleşik federal Kıbrıs devletini gerçekleşebilir tek amaç olarak değerlendiriyor.

Gelgelelim, tarihin fiili veriler ile değerler arasında yaşanan gerilim ve karşılıklı etkileşim süreçleri içinde ilerlediği unutulmamalıdır. Ortaya çıkan fiili durumlar değere dönüştüğü zaman, yani tanınıp kabul gördüğünde kalıcı olurlar.

Kıbrıs, ne verili bir durum olan bölünmüşlüğün, ne de beyan edilen amaç birliğinin değere dönüştüğü bir yerdir. Bu yüzden, hiçbir şeyin sonuna gelinmiş değildir. Bu durum, bir yandan umut ışığı olarak değerlendirilebileceği gibi, başka bir açıdan karamsarlığın, gerilim ve hatta müstakbel çatışmaların kaynağı olarak görülebilir. Açıkçası, Kıbrıs’ta statü kavgası henüz sonlanmadı. Silahların şimdilik susmuş olması kimseyi aldatmamalıdır: Statü kavgası “başka araçlarla” devam ediyor ve Kıbrıs savaş ve barış arasında salınmaya devam ediyor.

Siyasete yön veren elitler böyle bir yerde olduğumuzu asla unutmamalıdırlar.

Sözde gerçekçiler, günümüzün karamsar rüzgarlarıyla yelkenlerini doldurmaya çalışan statükocular, farkında olmasalar da -ki bazıları gerçekten farkında değildir- uyuyan şiddeti okşayıp büyütmektedirler...  

 Tarihin seyri ile siyaset arasında denge kurabilecek olan federal devlet fikrini savunan federalistler ise her zamankinden daha özgüvenli ve daha gür konuşmalıdırlar. Çünkü söz konusu olan, yakın geçmişi belirleyen şiddet olgusu ve tehdidini temelli olarak ortadan kaldırmak, tarihin öğrettiklerinden yeni bir gelecek kurmaktır.

Ve federalistler bunun için gerekli olan siyasal ve moral değerlere sahiptirler.

Basiret ve dirayetle inat etmekten başka çıkar yol yoktur.

Tarihsel serüvenin penceresinden bakıldığı zaman, liderlerin öncelikle hangi başlıkları görüşecekleri gibi bir konuda kavgaya tutuşmaları absürttür.

Bir tek önceliğimiz olmalıdır: tarih, coğrafya ve siyaseti uyumlu bir noktada buluşturacak olan federal devletin kurulması.

Yani, barış...