“Dedem buradan aldığı kafatasını polise vermişti…"

Sevgül Uludağ

Sekiz yıl önce Kayıplar Komitesi yetkililerine Bafra’da (Vogolida) bir okurumuzun göstermiş olduğu olası gömü yeriyle ilgili, okurumuzun torunu yeni bilgiler paylaştı…

 

“Dedem buradan aldığı kafatasını polise vermişti…  Polis, ona, bir daha oraya gitmemesini, bunun bir Kıbrıslıtürk’e ait olduğunu söylemişti…”

 

Sekiz yıl önce, 28 Ocak 2011 tarihinde Kayıplar Komitesi yetkililerine Bafra’da (Vogolida) sahilde bir okurumuzun göstermiş olduğu olası gömü yeriyle ilgili, bildiğimiz kadarıyla herhangi bir hareket olmazken, okurumuzun torunu yıllar sonra bize ulaşarak, bu konuda dedesinden elde ettiği yeni bilgileri paylaştı…

28 Ocak 2011 tarihinde bir Kıbrıslırum okurumuzla ve Kayıplar Komitesi’nin Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum yetkilileriyle birlikte Bafra (Vogolida) sahiline gitmiştik ve okurumuz bize ve Kayıplar Komitesi yetkililerine bu sahilde 1963 sonrasında, 1966 yılında kumlara gömülü vaziyette ve giysileri de üzerinde olmak üzere üç iskelet bulduğunu aktarmış ve olası gömü yerini göstermişti… Aradan sekiz yıl geçmiş olmasına karşın, bu bölgede Kayıplar Komitesi’nin herhangi bir çalışma yapmış olduğunu duymadık… Herhangi bir hareket görmedik… Bu konuda bizimle veya okurumuzla da herhangi bir temasa geçilmedi. Bir görgü tanığı olarak okurumuzun vermiş olduğu bilgiler Kayıplar Komitesi’ne resmi olarak sunuldu ve aradan sekiz yıl geçtikten sonra, bu kez okurumuzun torunu bize ulaşarak  bu alanda Kayıplar Komitesi’nin herhangi bir çalışma yapıp yapmadığını, buraya gömülmüş olan üç “kayıp” şahıstan geride kalanların bulunup bulunmadığını sordu ve dedesinden öğrendiği yeni bilgileri bizimle paylaştı.

Okurumuzun torunu, “Bu aşamada bu bilgi ne kadar işinize yarayabilir, emin değilim ancak dedem bu bilgiyi size mutlaka vermemi istedi. Bana birkaç yıl önce birlikte gitmiş olduğunuz yerle ilgili bazı şeyler söyledi. Burada üç kişi bulmuştu ve kafataslarından birini alarak o dönem polise götürmüştü. Polis ise kendisine bir daha oraya gitmemesi gerektiğini çünkü bunun bir Kıbrıslıtürk’e ait olduğunu söylemişti. Dedem bir giysi parçasından bunun askeri bir yetkili olabileceğini de düşünmüş ve bundan da bahsetti. Dedem bu bilgileri mutlaka size aktarmamı istedi…”

NELER YAZMIŞTIK?

28 Ocak 2011’de gittiğimiz bu yerle ilgili ve okurumuzun bu bölgedeki hatıralarıyla ilgili olarak Şubat 2011’de bu sayfalarda çok geniş yayın yapmıştık…

O günkü ziyaretimizle ilgili şöyle yazmıştık:

“Geçtiğimiz günlerde bir Pazar sabahı telefonum çalıyor... Bir Kıbrıslırum okurum telefonda ama onunla anlaşamıyoruz çünkü tek kelime İngilizce bilmiyor...

“Merak etme, şimdi Rumca konuşan bir arkadaşım seni arayacak” diyorum ve sevgili arkadaşım, “kayıp” yakını Maria Yeorgiadu’yu arıyorum. Maria ona telefon ediyor ve onunla hemen ertesi günü buluşmak üzere anlaşıyoruz...

Ertesi günü Maria’nın evine gidiyorum, sonra Maria’yla birlikte bu Kıbrıslırum okurumun yaşadığı Ormidya’ya doğru yola koyuluyoruz... Ormidya’ya hiç gitmedim ama bu köyün adını duymuştum... Çünkü bu köye, kuzeyden kaçmak zorunda bırakılan bazı Kıbrıslırum göçmenler yerleştirilmişti... Sanırım Vadili’den “kayıp” Sütçü Pekri’yi ararken, ailesinin bazı fertlerinin Ormidya’da yaşadığını öğrenmiştim, herhalde bundan kalmış olmalı aklımda...

Ormidya, Larnaka’yı, Pile’yi geçip de Dikelya’ya doğru giderken bulduğumuz bir köy...

Maria, “En akıllıca iş, köydeki kilisenin yanına gitmek” diyor... Meğer bu Kıbrıslırum okurumun evi, kilisenin yanındaymış zaten... Onu arıyoruz, bizi kilisenin yanındaki kahvehanede bekliyor...

Kahvehanenin bir odasına oturup konuşuyoruz...

Aytotorolu (Çayırova) bir av bekçisi olan okurum, yaşını hiç göstermiyor – tam 75 yaşında ama hep doğayla içiçe yaşamış olduğu için olsa gerek, çok iyi görünüyor.

Maria, “Bir zamanlar “levendis” olmalıydı” diyor...

“Levendis”, Kıbrıslırumlar’ın kullandığı bir sözcük: “Levent” sözcüğünden geliyor, “yakışıklı, güçlü” anlamında kullanılıyor...

Okurum, aslen Aytotorolu imiş... Aytotoro dediğim, Ayios Teodoros köyü – bunu Kıbrıs’ın güneyindeki Aytotoro’yla karıştırmayınız çünkü kuzeyde de bir Aytotoro var, Karpaz’da şimdi “Çayırova” denen köy...

Bize sevgili arkadaşı Halide’den bahsediyor, meğer bahsettiği şahıs, rahmetlik Naci Talat’ın sevgili anneciği Halide Talat... Onunla ve ailesiyle çok yakın imişler... 1958 sonrasında TMT Aytotoro’da yaşayan Kıbrıslıtürkler’e köyden ayrılma emri verdiği zaman, Halide Hanım gidip okuruma sarılmış ve ikisi de ağlamışlar...

 

“Kardeş gibiydik” diyor. Nitekim, sınırlar açıldıktan sonra da görüşmüşler... Bana Halide Hanım’ın telefonunu da veriyor, onu arıyoruz ama cevap yok... Halide Hanım’ın oğlu Salih Usar’ı da arıyoruz ama ondan da cevap yok... Akşam Lefkoşa’ya döndüğüm zaman Halide Hanım’ın kızı Naciye Hanım’ı buluyorum, meğer Halide Hanım artık onda kalıyormuş, yerinden kalkamıyor ancak Naciye Hanım ona okurumdan söz edince “Bizim A…’dan mı bahseder be?” diyor. Hemen hatırlıyor çünkü aynı köyden, iyi arkadaşmışlar... Ona okurumun selamlarını getirdim, Halide Hanım da, evlatçıkları da bunu duymaktan mutlu oluyorlar...

Ormidya’da yaşadıklarımıza dönelim yine...

Pazar günleri POLİTİS gazetesinde “kayıplar”la ilgili yazılarım yayımlanıyor – Topçuköy’den (Ayios Andronikudis) “kayıp” İsmail Balcı, Fuat Gülali ve Ahmet Ali Osman’ın öyküsünü tekrar yayımlamıştım POLİTİS’te 15 gün önce, belki bir bilen çıkar ve İsmail Balcı’nın sevgili kızı Havva olsun, Ahmet Ali Osman’ın oğlu Ali Uçanok olsun, diğer “kayıp” yakınları olsun, onların acısı artık birazcık dindirilir diye... Nitekim okurum bu yazıyı okumuş ve beni aramaya karar vermiş...

1960’lı yıllarda köyü Aytotoro’da av bekçiliği yapıyormuş. “Tirofilagas” deniyormuş av bekçilerine. Tıpkı desteban (turkobullo) gibi, destebanın yanısıra “av bekçiliği” kurumu da bulunuyormuş – kaçak av yapılmasın diye gün boyu “ahto yiro”, durmaksızın dolaşırmış okurum...

1966 yılında yanında desteban da varmış ki bazı kemiklere rastlamışlar... Sahildeki kumulların içine gömülmüş üç iskelet bulmuşlar orayı kazınca...

“Birisinin bacakları açıktı, ötekinin başı bu bacakları açık olanın karnındaydı ve bir üçüncü iskelet daha vardı” diye anlatıyor.

Bu iskeletleri bulunca korkmuşlar ve hemen buldukları çukuru örtmüşler... Yanında bulunan şahsın da adını söylüyor, bu adam da hayatta imiş ve şu anda Leymosun’da yaşıyormuş...

“Kendi gözlerimle gördüm” diyor... “Çukuru tamamen açtık ve baktık, sonra da kapattık ve nasıl bulduysak, öyle bıraktık” diye anlatıyor.

“Giysileri var mıydı?”

“Giysileri eriyip gittiydi ama bellerinde kemerleri ve kemerlerin altında giysi parçaları duruyordu” diye anlatıyor.

Karpaz bölgesinden “kayıp” edilen Kaleburnulu (Galinoporni) “kayıp” Kıbrıslıtürkler sanmış onları...

“Yok, onlar olamaz çünkü ben buldum onları, Yalusa’ya (Yeni Erenköy) gömüldüydüler, üç kişi değil, iki kişiydiler” diye anlatıyorum. “Yaşlı bir Kıbrıslırum onların nereye gömüldüğünü biliyordu, onu ikna ettim ve gelip bize nereye gömülmüş olduklarını gösterdi. Kazı yapıldı ve bulundular, ailelerine iade edildiler, gömüldüler... Birisinin adı Abdullah Emirzade, diğerinin de Ali Musa Zorba idi” diye anlatıyorum...

“Karpaz’dan sadece iki grup var üçer kişi halinde kayıp edilmiş” diye izah ediyorum okuruma…

“Bunlardan bir grup Komikebirli (Büyükkonuk) idi ve yılbaşı günü Lefkoşa’ya gidiyorlardı. Ama onların Lefkonuk’ta (Geçitkale) alınıp bir ay kadar polis karakolunda tutuldukları, sonra da öldürülüp “kayıp” edildikleri yönünde bir tanıklık var. İkinci üç kişilik grup ise Topçuköylü (Ayios Andronikudis) idi ve onlar 2 Ocak 1964’te Trikomo’daki (Yeni İskele) benzinciden alınıp “kayıp” edildiydiler” diyorum... “Yani gördüklerin, büyük olasılık Topçuköylü “kayıp” Kıbrıslıtürkler’den geride kalanlardı... Çünkü Karpaz’dan başka “kayıp” yok üçlü grup halinde...”

“Acaba kamyonları var mıydı?” diye soruyor.

“Evet, kamyonla gittiydiler Trikomo’ya ve kamyonları da kayıp edildi...”

Böylece kahvelerimizi içip konuşuyoruz. Sevgili Maria, çevirmenliğimi yapıyor sabırla...

“Acaba bize bu kemikleri bulduğun yeri gösterebilir misin?” diyorum.

“Ne zaman istersanız gösteririm” diyor.

“Kayıplar Komitesi yetkililerinin de bizimle gelmesinin bir sakıncası olur mu acaba sizin için?” diyorum.

“Hayır, ne sakıncası olsun ki?” diyor.

Hemen Kayıplar Komitesi yetkilileri Ksenofon Kallis ve Murat Soysal’ı arıyorum ve 28 Ocak Cuma öğleyin buluşmak üzere sözleşiyoruz. Kallis, okurumu Ormidya’dan alıp ikibuçuk mil (Strovilya) kapısına gelecek. Biz de Kazılar Koordinatörü Okan Oktay ve Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk üye yardımcısı Murat Soysal’la onları oradan arayacağız ve birlikte Aytotoro (Çayırova) sahiline gideceğiz... Böylece bu şahit bize üç “kayıp” şahsın kemiklerini tam olarak hangi noktada bulmuş olduğunu gösterebilecek...”

DEVAM EDECEK...